OSMAN TUĞLU







Obsesyon Suisit

Dakikaları ekledim,
henüz sabahın körü
gözümü kırpmadım daha;
Kalksam sığınsam Bach’a
açsam bir de nane likörü
ne likör bitse
ne Barok keman.

Bir deryadayım ki safi asit.

Bu ânı bekledim,
çok şükür
başladı yağmur;
Kalksam Hint Gülü
Çin Zambağı kokulu
tütsülerimi yaksam
kıpırdamadan saate baksam
ne yağmur bitse
ne buhurdandaki duman.

Bir dairedeyim dar fasit.

Dün bin kontür yükledim,
kalksam ona telefon açsam
konuşsam hasretle
eski dertlerimi yeniden açsam
bileklerimi jiletle
inceden açsam
ne kontür bitse
ne damardan akan kan.

Keyfim obsesyon suisit.

Osman Tuğlu


ÇEVİRİLERİ

ÇANLAR / THE BELLS I Kızakların işitin çanlarını- Gümüşten çanlarını! Ezgileri haber veriyor dünyasından eğlencenin! Çıngır çıngır çıngırdıyorlar nasıl da Buz gibi havasında gecenin! Göklere serpilmiş yıldızlar, Kristal hazlar, sevinçlerle parıldar, göz kırparlarken adeta, bir tür Runik uyak içinde vakti, vakti, vakti saklayarak, çanlar, çanlar, çanlar, çanlar ve çanlardan, çıngırtılarından, şıngırtılarından çanların, öylesine uyumlu fışkırıp dökülen çınlama tınlamalara. II Tatlı düğün çanlarını duyun, Altın çanları! Armonileri ılık gece boyunca nasıl da mutlu bir dünyadan haber ediyor! Çınlıyor sevinçleri nasıl da! O zevklenirken, o ayda Dinleyen kumruya Tamamıyla akortlu, Erimiş altın notalardan Nasıl da küçük akışkan bir şarkı akıp gidiyor. Oh, ses veren ufacık odalardan dışarı Nasıl da ahengli bir ses fışkırması gürce dökülür taşar! Nasıl da kabarır şişer! Nasıl da yerleşir Geleceğe! nasıl da söz açar Salınan ve çalınan Çanlara, çanlara, çanlara, Çanlara, çanlara, çanlara, çanlara, Çanlara, çanlara, çanlara, Uyağına ve uyumuna çanların Sevk eden kendinden geçişten! III Yüksek alarm çanlarını işitin- Pirinçten çanları! Çalkantıları şimdi ne kadar da korkunç bir öykü anlatıyorlar! İrkilmiş kulağına gecenin Nasıl da acı acı bağırıp korkularını boşaltıyorlar! Korkuları konuşturmuyor onları, Yaygaralı bir yalvarma ile insafına ateşin, Sağır ve çılgın ateşten delice bir rica ile, Daha yükseğe, daha, daha yükseğe sıçrayarak, Umutsuz bir istek Ve azimli bir çaba ile, Hiç bir zaman değilse şimdi -şimdi, Rengi solmuş ayın yanına oturmak için Çığlık çığlığa uyumsuzca Haykırabiliyorlar yalnızca. Ah, çanlar, çanlar, çanlar! Korkularıyla nasıl da onlar, Bir umutsuzluk masalı anlatırlar! Nasıl da çalar, çarpışır, gümbürderler! Çarpıntılı göğün göğsüne Korkuyu nasıl da döker akıtırlar! Ama yine de kulak bilir tamamen, Çangırdayarak, Tangırdayarak, Nasıl geri çekildiğini tehlikenin ve yükselip taştığını, Kulak apaçık anlar buna rağmen, Hır gürleşerek, Dalaşarak Nasıl indiğini tehlikenin ve kabarıp coştuğunu, İniş ve yükselişlerle çanların, Çanların, çanların, çanların, Çanların, Çanların öfkesindeki, Çanların, çanların, Çanların, Çanların çalmasında ve çınlamasındaki. IV Dinleyin çalmalarını ağır ağır çanların- Demir çanların! Tekdüzelikleri düşünceleri nasıl da bir törensel dünyaya mecbur kılar! Sessizliğinde gecenin, Paslı gırtlaklarından Yükselen her ses Bir inilti olduğundan Ses tonlarının kasvetli tehditindeki Korkuyla nasıl da ürpeririz! Ve insanlar- ah, insanlar- Onlar ki yüksek kulenin ucunda otururlar, Yapayalnız, Ve o çanları ağır ağır çalan, çalan, çalan kimse Şu sarmalanmış monotonluğun içinde İnsan yüreğine bir taş yuvarlanmasından böyle Bir şan, bir ihtişam duyar, Onlar erkek de değildirler dişi de- Onlar insan da değidirler vahşi de- Gulyabanilerdir onlar: Ve o ki krallarıdır onların, çanları ağır ağır çalar, Çanlardan bir zafer şarkısını Gümbürdetir, gümbürdetir, gümbürdetir, Gümbürdetir! Ve onun neşeli göğsü Çanların zafer şarkısıyla dolar Ve o raks eder, ve o çığlık atar sevinçle; Çanların, Zafer şarkılarına çanların bir tür Runik uyak İçinde vakti, vakti, vakti saklayarak: Çanların, çanların, çanların, Zonklamalarına çanların, Hıçkırmalalarına çanların, Bir tür Runik uyak İçinde vakti, vakti, vakti saklayarak; Çaldıkça çanını o, matemin, matemin, matemin, Çanların, çanların, çanların, Çanların gürlemelerine Çanların, çanların, çanların, Çanların, çanların, Ağır ağır çalmalarına çanların, İnlemelerine ve inildemelerine çanların Mutlu bir Runik uyak İçinde vakti, vakti, vakti saklayarak. Edgar Allan POE Çeviri: Dr.Osman Tuğlu

Kuzgun Bir vakitler bir gece yarısı sıkkın, kafa yoruyorken, yorgun argın, Unutulmuş eski ilimlerin garip ve acayip kitap ciltleri üzerine ben- Kestiriyordum, tam dalacağım esnada, ani bir tıkırtı geldi öteden, Odamın kapısını kibarca birisi vuruyor, vuruyordu sanki tak tak. 'Bu', diye söylendim, 'odamın kapısını tıklatılıp duran bir konuk, ..........Sadece bu, başka bir şey yok.' Anımsıyorum ah çok kesin, bir Aralık ayındaydık, rüzgârlı, hazin, Ölen her bir köz parçası dövüp işliyordu yer döşemesine ruhunu. Sabahı diledim arzuyla; Ben boşu boşuna ödünç bir avuntuyu Arıyordum acı dindirici kitaplarımda, acısı için Lenore' un, o yitik, O meleklerin Lenore dedikleri kızın, o eşsizin, ışıyanın ışık ışık, .........O burada adı anılmayanın artık. Ve titretiyor, erguvani perdelerin ipeksi, kederli, belirsiz hışırtısı Öylesine dolduruyordu ki içimi hiç duyulmamış tuhaf korkularla Nihayet kalp çarpıntımı bastırmak için tekrarladım kalkıp ayağa 'Bu, odamın kapısında içeri geçmeye yalvaran biri, bir konuk Bu, oda kapımdan gireyim diye yalvaran geç kalmış bir konuk .........Budur ancak, başka bir şey yok.' Çok geçmeden topladım cesaretimi, uzatmadan tereddütümü 'Bayım ya da Madam, içtenliğimle bağışlamanızı ediyorum rica, Şöyle bir şey oldu fakat, uyukluyordum ben, sizse öyle kibarca Gelip çaldınız oda kapımı, öyle belli belirsiz tıklattınız ki tık tık, Tam emin değilim sizi işittiğimden.'- dediğimde açtım kapıyı ardına dek: - .........Bir şey yoktu, karanlık vardı dışarıda bir tek. O karanlığın derinliğine dikkatle bakarak, orda durdum, merak, Korku, kuşku duyarak, daha önce hiç bir faninin cüret edemediği düşler kurarak uzun süre. Bozulmadı sessizlik lakin, karanlık vermedi bana bir emare, Ve fısıldaşılan 'Lenore! ' sözcüğüydü, orada tek söylenen sözcük, Fısıldadığım 'Lenore! ', bir yankıyla mırıltılı geri dönen sözcük, ..........Başka bir şey değil buydu ancak. Odama geri döndüğümde ben, ruhum tutuşmuştu tamamen, Çok geçmeden öncekinden daha yüksek bir tıkırtı işittim tekrar. 'Eminim', dedim, 'pencere kafesinde eminim hayret bir şey var; O halde, şu esrarı araştırmam, neymiş orada ki görmem gerek- Bir araştırayım şu esrarı, kalbim bir anlık sakin olman gerek:- .........Rüzgâr bu daha başkası yok.' Panjuru hızla açınca, girdi o an, oradan içeriye çırpına uça, Çok eskideki kutsal günlerden gelme haşmetli bir Kuzgun; Göstermeksizin en ufak bir saygı, bir azcık dur durak olsun, Lort veya leydi edasıyla tünedi oda kapımın üstüne konarak- Tünedi oda kapımın tam üstündeki Pallas büstüne konarak- .........Tünedi, oturdu, hepsi bu dahası yok. Takındığı ifadenin haşin ve ciddi adabı bu abanoz kuşun, Kederli hayallerimi gülümsemeye çevirdi sonra hemen, 'Korkak değilsin sen' dedim, 'kırpık, tıraşlı tepeliğine rağmen Söyle bana, senin lorda yaraşır ismin nedir Gece'nin Plutonik Kıyısında, Gece'nin kıyısından gelen, korkunç, amansız ve antik ..........Kuzgun! ' Dedi ki, 'Asla Olmayacak.' Açıkça duymaktan böyle düzgün konuşmasını bu çirkin kuşun Hayrete düştüm, anlamı, alakası zayıf olsa da cevabının; Kabul edelim ki henüz ihsan edilmemiştir odasında kapının Üzerinde bir kuş görmek yaşayan bir insana şimdiye dek- Oda kapısı üstündeki yontu büstte, adı Asla Olmayacak .........Gibisinden bir kuş ya da hayvan görmek. Fakat o yumuşak büstün üstünde bir başına oturdu, söyledi sade O bir tek sözcüğü, sanki o bir tek sözcükle dökercesine içini. Daha ne bir tüyünü oynattı Kuzgun, ne de bir şey söyledi yeni, Ta ki ben 'Diğer dostlar önceden uçtular' diye mırıldanana dek, ' Uçup giden umutlarım gibi önceden, o beni yarın edecek terk.' ..........O zaman kuş dedi ki 'Asla olmayacak.' Yerinde verilmiş bu cevapla bozulmuş dinginlikte irkilmiş, 'Kuşkusuz' dedim, 'sarf ettiği laflar peşindeki merhametsiz yıkım Tarafından izi sürülmüş mutsuz bir üstattan kaptığı tek birikim, Öyle ki, izi şarkıları tek nakarat olana dek sürülmüş gittikçe çabuk İzi umutlarına ağıt olana dek sürülmüş o bir tek melankolik ..........Nakarat, 'Asla', diyen 'asla olmayacak.' ' Fakat hala sevk ediyordu üzgün ruhumu gülümsemeye kuzgun, Bir iskemleyi dosdoğru kuşun büstün ve kapının önüne çektim; Sonra kadife mindere çöktüm, kendimi düşü düşe eklemeye bıraktım Bu uğursuz geçmiş zaman kuşunun ne olduğunu düşünerek, Ve bu katı kaba korkunç kuru geçmiş zaman kuşunun ne demek ..........İstediğini, 'Asla olmayacak' diye gaklayarak. Bunu sezinlemeye çalışarak oturdum, tek hece söylemeden durdum Ateş gibi gözleri şimdi göğsümün içinde yanmakta olan kuşa, Bunu ve dahasını düşünerek oturdum, başım dayalı rahatça, Seyrettiği kadifeye, lamba ışığının şeytanca zevklenerek, Lamba ışığının zevkle seyrettiği mor kadifeye yaslanamayacak ..........Fakat o, ah bu asla olmayacak. Derken, sanki hava ağırlaştı çöktü, görünmez bir buhurdandan esanslar koktu Sallanan, adımları tüy kaplı zeminde çıngırdayan Meleklerce sola sağa. 'Zavallı' dedim kendime, 'Tanrın sana ödünç verdi, gönderdi bu Seraphimlerle sana, Soluklan, rahatlan ve Lenore'un anılarının acısından arın artık, İç, kana kana iç, bu acılardan arındırıcı iksiri ve unut o yitik ..........Lenore'u. Kuzgun dedi ki 'Asla olmayacak'. 'Kötücül şey! ' dedim, 'Kâhin! Kuş da olsan iblis de yine de kâhinsin! Yoldan Çıkarıcı göndermişse de, fırtına fırlatılmışsa da seni bu yakaya, Yapayalnız ama yine de gözü pek, büyülenmiş bu çöllük ülkeye, Dehşet uğrağı bu evin üstüne, var mı, yalvarırım, söyle bana neyse gerçek, Şifalı bitkisel bir merhem Gilead'da, yalvarırım, söyle bana apaçık. ...........Kuzgun dedi ki 'Asla olmayacak'. 'Kötücül şey! ' dedim, 'Kâhin! Kuş da olsan iblis de yine de kâhinsin! Üstümüzde uzanan cennetin, ikimizin de tapındığı tanrının adına Söyle, bu gamlı ruh uzak Aden'de sarılabilecek mi o genç kadına Meleklerin Lenore dedikleri o azizeyi sarabilecek mi kucaklayarak, Meleklerin Lenore diye çağırdıkları o ışıyan, o eşi benzeri yok ..........Kadını. Kuzgun dedi ki 'Asla olmayacak'. 'Kuş ya da iblis! ' diye haykırdım, 'Ayrılığımızın işareti olsun o söz, Katıl ona, o fırtına ile Gece'nin Plutonik kıyısına geri dön, Git söylediğin yalanın izi gibi kara bir tüy bile bırakmadan, Yalnızlığımı bozmadan git! Kapımın üstündeki büstten kalk! Gaganı kalbimden çıkart, suretini kapımdan çek! ' ..........Kuzgun dedi ki 'Asla olmayacak'. Ve Kuzgun uçmadan hiç bir yana, hala oturuyor, oturuyor hala, Oda kapımın hemen üstündeki solgun büstünde Pallas'ın; Ve gözleri tamı tamına benziyor gözlerine düş kuran bir iblisin, Ve lamba ışığı zemine vuruyor gölgesini onun üzerinden akarak, Ve ruhum zeminde dalgalanarak uzanan bu gölgesinden onun ..........Hiç sıyrılamayacak, asla olmayacak. Edgar Allan POE Çeviri: Dr.Osman Tuğlu

Helen'e / To Helen Seni bir defa gördüm yalnız bir defa yıllar öncesi Dememeliyim defa diye sayısı yok çünkü Temmuzda bir gece yarısıydı, ve senin ruhun gibi, Hızla yükselerek, aceleyle göklere bir yol arayan Bir dolunaydan, gümüşî ipekli bir ışık tülü Sesizlikle, şehvetle ve uykuyla dolu, Rüzgârların parmak uçlarına basmadan Kımıldamaya cesaret edemediği o yere düştü Oraya, büyülü bir bahçede büyüyen Binlerce gülün yukarı dönük yüzleri üzerine, Aşk ışığı karşılığında hoş kokulu ruhlarını Esrik, sevinç dolu bir ölümle tüketen Bu güllerin yukarı bakan yüzlerine düştü Senin büyülediğin, ve senin varlığınla büyülenen Bu bahçede gülümseyen ve de ölen Bu güllerin yukarı bakan yüzlerine düştü. Beyazlar içinde, gördüm senin bir menekşe Setinin üzerinde hafifçe arkana yaslanışını Düşerken ay güllerin yukarı bakan yüzlerine Ve yazık ki acıyla yukarı bakan yüzüne senin. Kader değilmiydi o, bu temmuz gece yarısında Kader değilmiydi o (ismi de keder olan) O bahçe girişi önünde, hafifçe uyuyan o güllerin Kokusunu solumam için benden durmamı isteyen Ayak sesi yoktu: O nefret edilesi dünya tamamen Uyuyordu, yalnız sen ve ben - (Ey Gökler! - Ey Tanrım! Kalbim nasıl çarpıyor şu iki kelimenin bitişmesinden!) Yalnız sen ve ben vardık. Durmuştum. Bakmıştım Ve tam o anda gözden kaybolmuştu herşey. (Ah, aklından çıkarma ki bu bahçe büyülüydü) Ayın incili şaşaası kaybolup gitti, yosunlu setler Dolambaçlı patikalar, mutlu çiçekler, şikayet eden Ağaçlar görünmüyorlardı artık: Güllerin kokusu Tapınan havanın kollarında can vermişti. Hepsi sen hariç hepsi yok oldu - sen de kısmen hariç Senin sadece gözlerindeki tanrısal nur hariç Senin yüceltilmiş gözlerindeki ruh hariç Onları gördüm sadece - onlar dünyamdılar benim Onları gördüm sadece - saatlerce onları gördüm sadece Sadece onları gördüm ay kayboluncaya değin Yazılmış ne çılgınca kalp - tarihleri duruyor gibi Görünüyordu o billursu göksel küreler üzerinde Ne koyu bir acı buna rağmen ne ulu bir umut Ne sessiz ne sakin bir gurur denizi Ne cüretkâr bir ihtiras fakat nasıl da derin Nasıl anlaşılmaz, dibine varılmaz bir sevme hacmi. Fakat şimdi, nihayet, sevgili Dian çekildi manzaradan Fırtına bulutunun batı yönündeki divanına Ve bir hayalet olan sen, mezarlık ağaçları arasından Süzülerek uzaklaştın. Sadece gözlerin kaldı geride. Onlar gitmeyecektiler - onlar asla da gitmediler Aydınlattılar o gece evime giden yalnız yolu Bir daha da beni (umutlarım gibi) terk etmediler Beni izlediler - yönlendirdiler yıllar boyunca Onlar benim yardımcımdılar, ben onların köleleri Beni aydınlatma ve ısıtmaydı onların görevleri Benim ödevim onların parlak aydınlığında korunmak Ve onların elektrik alevlerinde arınmak Ve onların elysian ateşlerinde kutsanmak Doldurur ruhumu onlar Güzellikle (ki Umuttur o) , Ve uzaklarda göktedir onlar - o kederlice, sessizce Seyirlerimde geceleri, önlerinde diz çöktüğüm yıldızlar; Hatta gündüzün göz kamaştıran saatlerinde bile Hâlâ görürüm onları - tatlı tatlı parıldayan, Güneş'in ateşini bastıramadığı o iki Venüs'ü. Edgar Allan POE Çeviri: Dr.Osman Tuğlu ŞİİRLERİNİZ