NAZIM HİKMET hayatı ve şiirleri
1902’de Selanik’te doğdu. Heybeliada Harbiye Mektebi’ni bitirdi. Hamidiye
Kruvazörü güverte subayı iken, sağlık nedeniyle askerlikten uzaklaştırıldı.
Bolu’da bir süre öğretmenlik yaptı. Daha sonra Trabzon üzerinden Batum’a, oradan
da Moskova’ya geçti. Kutv Üniversitesi’nde ekonomi politik öğrenimi gördü.
1924’te yurda döndü. Aydınlık Gazetesi’nde yayınlanan yazı ve şiirleri nedeniyle
15 yıl hapsi istenince Moskova’ya kaçtı. 1928’de çıkarılan Af Kanunu’ndan
yararlanıp tekrar yurda döndü. Resimli Ay Dergisi’nde çalışmaya başladı. 1932’de
yeniden 4 yıl hapse mahkum oldu. Bu kez, Cumhuriyet’in 10. Yılı nedeniyle
çıkarılan aftan yararlandı. Gazetecilik yaptı, film stüdyolarında çalıştı.
1938’de Harp Okulu’ndaki aramalarda ele geçen şiir ve kitapları nedeniyle
"orduyu kışkırtmakla" suçlandı ve 28 yıl 4 aya hüküm giydi. Çankırı ve Bursa
cezaevlerinde yattı. 1950’de özgürlüğüne kavuştu. Ama sürekli izlenmekten
kurtulamadı. Askere alınması kararı çıkınca tekrar Moskova’ya kaçtı. 25 Temmuz
1951’de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarıldı. O da Polonya uyruğuna
geçti. 1963’te öldü. Moskova’da toprağa verildi. Orada yatıyor...
21-1-924
Lambayı yakma, bırak,
sarı bir insan başı
düşmesin pencereden kara.
Kar yağıyor
karanlıklara.
Kar yağıyor
ve ben hatırlıyorum.
Kar...
Üflenen bir mum gibi söndü
koskocaman ışıklar..
Ve şehir
kör bir insan gibi kaldı
altında yağan karın.
Lambayı yakma, bırak!
Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların
dilsiz olduklarını anlıyorum.
Kar yağıyor
ve ben hatırlıyorum.
AÇLIK ORDUSU YÜRÜYOR
Açlık ordusu yürüyor
yürüyor ekmeğe doymak için
ete doymak için
kitaba doymak için
hürriyete doymak için.
Yürüyor köprüler geçerek kıldan ince kılıçtan keskin
yürüyor demir kapıları yırtıp kale duvarlarını yıkarak
yürüyor ayakları kan içinde.
Açlık ordusu yürüyor
adımları gök gürültüsü
türküleri ateşten
bayrağında umut
umutların umudu bayrağında. Açlık ordusu yürüyor
şehirleri omuzlarında taşıyıp
daracık sokakları karanlık evleriyle şehirleri
fabrika bacalarını
paydostan sonralarının tükenmez yorgunluğunu taşıyarak.
Açlık ordusu yürüyor
ayı ini köyleri ardınca çekip götürüp
ve topraksızlıktan ölenleri bu koskoca toprakta.
ASYA-AFRÝKA YAZARLARINA
Kardeşlerim
bakmayın sarı saçlı olduğuma
ben Asyalıyım
bakmayın mavi gözlü olduğuma
ben Afrikalıyım
ağaçlar kendi dibine gölge vermez benim orda
sizin ordakiler gibi tıpkı
benim orda arslanın ağzındadır ekmek
ejderler yatar başında çeşmelerin
ve ölünür benim orda ellisine basılmadan
sizin ordaki gibi tıpkı
bakmayın sarı saçlı olduğuma
ben Asyalıyım
bakmayın mavi gözlü olduğuma
ben Afrikalıyım
okuyup yazma bilmez yüzde sekseni benimkilerin
şiirler gezer ağızdan ağıza türküleşerek
şiirler bayraklaşabilir benim orda
sizin ordaki gibi
kardeşlerim
sıska öküzün yanına koşulup şiirlerimiz
toprağı sürebilmeli
pirinç tarlalarında bataklığa girebilmeli
dizlerine kadar
bütün soruları sorabilmeli
bütün ışıkları derebilmeli
yol başlarında durabilmeli
kilometre taşları gibi şiirlerimiz
yaklaşan düşmanı herkesten önce görebilmeli
cengelde tamtamlara vurabilmeli
ve yeryüzünde tek esir yurt tek esir insan
gökyüzünde atomlu tek bulut kalmayıncaya kadar
malı mülkü aklı fikri canı neyi varsa verebilmeli
büyük hürriyete şiirlerimiz
BEŞ SATIRLA
Annelerin ninnilerinden
okuduğu habere kadar,
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek
yalanı,
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı
BULUTLAR ADAM ÖLDÜRMESİN
Analardır adam eden adamı
aydınlıklardır önümüzde gider.
Sizi de bir ana doğurmadı mı?
Analara kıymayın efendiler.
Bulutlar adam öldürmesin.
Koşuyor altı yaşında bir oğlan,
uçurtması geçiyor ağaçlardan,
siz de böyle koşmuştunuz bir zaman.
Çocuklara kıymayın efendiler
Bulutlar adam öldürmesin.
Gelinler aynada saçını tarar,
aynanın içinde birini arar.
Elbet böyle sizi de aradılar.
Gelinlere kıymayın efendiler.
Bulutlar adam öldürmesin.
İhtiyarlıkta aklına insanın,
tatlı anıları gelmeli yalnız.
Yazıktır, ihtiyarlara kıymayın,
efendiler, siz de ihtiyarsınız.
Bulutlar adam öldürmesin.
CEVÝZ AÐACI
Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,
koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a.
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u.
Yüz bin yürek gibi çarpar,
çarpar yapraklarım.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
GECE GELEN TELGRAF
Gece gelen telgraf
dört heceden ibaretti:
"VEFAT ETTİ."
İmza yok.
Bu dört hece bile çok.
Bakıyorum duvara:
duvarda bir yara-
duvarda bir resim-
vefat edenin,
elimle çizmişim.
Saat bir.
Saat üç.
Saat beş.
Polis düdükleri, saatlar...
Yatağım bozulmamış.
Çekmecemde kaatlar:
bazıları
onun el yazıları.
Gece gelen telgraf
dört heceden ibaret...
Şafak söküyor-
odam
geceden ibaret.
Avuçlarımda
ellerinin gölgesi dolaşan adam
demir parmaklıklardan gördü son gündüzünü.
Mahpushane doktoru
örterek paltosuyla upuzun yatanın yüzünü:
- Tamam!
dedi.
Bunu belki evvelki akşam
dedi.
Evvelki akşam
ben......
Satıcılar geçiyor mahalleden.
Bakıyorum
gece gelen
telgrafa.
O mükemmel bir kafa
mükemmel bir yürek,
yumruklarıyla erkek
gözleriyle çocuktu.
Hudutsuz ve Allahsız bir baştı o.
Yoldaştı o..
* * *
Düşmanlar kına yaksın
dostlar girsin saflara.
Sen gözyaşı göstermeden ağlıyacaksın
gece gelen telgraflara...
BENCE SENDE HERKES GÝBÝSÝN
Gözlerim gözünde aşkı
seçmiyor Onlardan kalbime sevda geçmiyor Ben yordum ruhumu biraz da sen
yor Çünkü bence şimdi herkes gibisin
Yolunu beklerken daha dün gece
Kaçıyorum bugün senden gizlice Kalbime baktım da işte iyice Anladım
ki sen de herkes gibisin
Büsbütün unuttum seni eminim Maziye karıştı
şimdi yeminim Kalbimde senin için yok bile kinim Bence sen de şimdi
herkes gibisin
BÝR GEMÝCÝ TÜRKÜSÜ
Rüzgâr, yıldızlar ve su. Bir Afrika rüyasının uykusu düşmüş
dalgalara.
Işıltılı, kara bir yelken gibi ince direğinde
geminin. Geçmekteyiz içinden bir sayısız bir uçsuz bucaksız
yıldızlar âleminin.
Yıldızlar rüzgâr ve su. Başüstünde bir
gemici korosu su gibi, rüzgâr gibi, yıldızlar gibi bir türkü söylüyor,
yıldızlar gibi rüzgâr gibi su gibi bir türkü. Bu türkü diyor ki,
"Korkumuz yok! İnmedi bir gün bile gözlerimize bir kış akşamı gibi
karanlığı korkunun." Bu türkü diyor ki, "Bir gülüşün ateşiyle
yakmasını biliriz ölümün önünde sigaramızı." Bu türkü diyor ki,
"Çizmişiz rotamızı dostların alkışlarıyla değil gıcırtısıyla
düşmanın dişlerinin." Bu türkü diyor ki, "Dövüşmek.." Bu türkü diyor
ki, "Işıklı büyük ışıklı geniş ve sınırsız bir limana dümen suyumuzda
sürüklemek denizi.." Bu türkü diyor ki, "Yıldızlar rüzgâr ve su..."
Başüstünde bir gemici korosu bir türkü söylüyor; yıldızlar gibi
rüzgâr gibi, su gibi bir türkü..
BU VATANA NASIL KIYDILAR
İnsan olan vatanını satar mı? Suyun içip ekmeğini yediniz. Dünyada
vatandan aziz şey var mı? Beyler bu vatana nasıl kıydınız?
Onu didik
didik didiklediler, saçlarından tutup sürüklediler. götürüp kâfire :
"Buyur..." dediler. Beyler bu vatana nasıl kıydınız?
Eli kolu
zincirlere vurulmuş, vatan çırılçıplak yere serilmiş. Oturmuş göğsüne
Teksaslı çavuş. Beyler bu vatana nasıl kıydınız?
Günü gelir çarh
düzüne çevrilir, günü gelir hesabınız görülür. Günü gelir sualiniz
sorulur : Beyler bu vatana nasıl kıydınız?
ELLERÝNÝZE VE YALANA DAÝR
Bütün taşlar gibi vekarlı, hapiste söylenen bütün türküler gibi
kederli, bütün yük hayvanları gibi battal, ağır ve aç çocukların dargın
yüzlerine benziyen elleriniz. Arılar gibi hünerli, hafif, sütlü memeler
gibi yüklü, tabiat gibi cesur ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin
altında gizleyen elleriniz. Bu dünya öküzün boynuzunda değil, bu dünya
ellerinizin üstünde duruyor. Ve insanlar, ah, benim insanlarım, yalanla
besliyorlar sizi, halbuki açsınız, etle, ekmekle beslenmeye
muhtaçsınız. Ve beyaz sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya, göçüp
gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan. insanlar, ah, benim
insanlarım, hele Asyadakiler, Afrikadakiler, Yakın Doğu, orta Doğu,
Pasifik adaları ve benim memleketlilerim, yani bütün insanların yüzde
yetmişinden çoğu, elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız, elleriniz gibi
meraklı, hayran ve gençsiniz. İnsanlarım, ah, benim insanlarım, Avrupalım,
Amerikalım benim, uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi, ellerin gibi
tez kandırılır, kolay atlatılırsın... İnsanlarım, ah, benim
insanlarım, antenler yalan söylüyorsa, yalan söylüyorsa
rotatifler, kitaplar yalan söylüyorsa, beyaz perdede yalan söylüyorsa
çıplak baldırları kızların, dua yalan söylüyorsa, ninni yalan
söylüyorsa, rüya yalan söylüyorsa, meyhanede keman çalan yalan
söylüyorsa, yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı, söz
yalan söylüyorsa, ses yalan söylüyorsa, ellerinizden geçinen ve
ellerinizden başka her şey herkes yalan söylüyorsa, elleriniz balçık gibi
itaatli, elleriniz karanlık gibi kör, elleriniz çoban köpekleri gibi aptal
olsun, elleriniz isyan etmesin diyedir. Ve zaten bu kadar az misafir
kaldığımız bu ölümlü, bu yaşanası dünyada bu bezirgan saltanatı, bu zulüm
bitmesin diyedir.
GÜNEÞÝ ÝÇENLERÝN TÜRKÜSÜ
Bu bir türkü:- toprak çanaklarda güneşi içenlerin türküsü! Bu bir
örgü:- alev bir saç örgüsü! kıvranıyor; kanlı; kızıl bir meş'ale
gibi yanıyor esmer alınlarında bakır ayakları çıplak kahramanların!
Ben de gördüm o kahramanları, ben de sardım o örgüyü, ben de onlarla
güneşe giden köprüden geçtim! Ben de içtim toprak çanaklarda
güneşi. Ben de söyledim o türküyü!
Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
altın yeleli aslanların ağzını yırtarak gerindik! Sıçradık;
şimşekli rüzgâra bindik!. Kayalardan kayalarla kopan kartallar
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını. Alev bilekli süvariler
kamçılıyor şaha kalkan atlarını!
Akın var güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz güneşin zaptı yakın!
Düşmesin bizimle yola:
evinde ağlayanların göz yaşlarını boynunda ağır bir zincir
gibi taşıyanlar! Bıraksın peşimizi kendi yüreğinin kabuğunda
yaşayanlar!
İşte: şu güneşten düşen ateşte milyonlarla
kırmızı yürek yanıyor!
Sen de çıkar göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten düşen ateşe fırlat; yüreğini yüreklerimizin yanına
at!
Akın var güneşe akın! Güneşi zaptedeceğiz güneşin zaptı
yakın!
Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk! Güneşi
emziriyor çocuklarımıza karımız, toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neş'emiz sıcak! kan kadar sıcak, delikanlıların rüyalarında yanan
" o an" kadar sıcak! Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak,
ölülerimizin başlarına basarak yükseliyoruz güneşe doğru!
Ölenler döğüşerek öldüler; güneşe gömüldüler. Vaktimiz yok
onların matemini tutmaya!
Akın var güneşe akın! Güneşi
zaaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın!
Üzümleri kan damlalı kırmızı
bağlar tütüyor! Kalın tuğla bacalar kıvranarak ötüyor! Haykırdı
en önde giden, emreden! Bu ses! Bu sesin kuvveti, bu kuvvet
yaralı aç kurtların gözlerine perde vuran, onları oldukları yerde
durduran kuvvet! Emret ki ölelim emret! Güneşi içiyoruz
sesinde! Coşuyoruz, coşuyor!.. Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!
Akın var güneşe akın!
Güneşi zaaaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın!
Toprak bakır
gök bakır. Haykır güneşi içenlerin türküsünü, Hay-kır
Haykıralım!
HÜRRÜYET KAVGASI
Yine kitapları, türküleri, bayraklarıyla geldiler, dalga dalga aydınlık
oldular, yürüdüler karanlığın üstüne. Meydanları zaptettiler yine.
Beyazıt'ta şehit düşen silkinip kalktı kabrinden, ve elinde bir
güneş gibi taşıyıp yarasını yıktı Şahmeran'ın mağarasını.
Daha gün o
gün değil, derlenip dürülmesin bayraklar. Dinleyin, duyduğunuz çakalların
ulumasıdır. Safları sıklaştırın çocuklar, bu kavga faşizme karşı, bu
kavga hürriyet kavgasıdır.
JAPON BALIKCISI
Denizde bir bulutun öldürdüğü Japon balıkçısı genç bir adamdı.
Dostlarından dinledim bu türküyü Pasifik'te sapsarı bir akşamdı.
Balık tuttuk yiyen ölür. Elimize değen ölür. Bu gemi bir kara
tabut, lumbarından giren ölür.
Balık tuttuk yiyen ölür, birden
değil, ağır ağır, etleri çürür, dağılır. Balık tuttuk yiyen ölür.
Elimize değen ölür. Tuzla, güneşle yıkanan bu vefalı, bu
çalışkan elimize değen ölür. Birden değil, ağır ağır, etleri çürür,
dağılır. Elimize değen ölür...
Badem gözlüm, beni unut. Bu gemi
bir kara tabut, lumbarından giren ölür. Üstümüzden geçti bulut.
Badem gözlüm beni unut. Boynuma sarılma, gülüm, benden sana
geçer ölüm. Badem gözlüm beni unut.
Bu gemi bir kara tabut.
Badem gözlüm beni unut. Çürük yumurtadan çürük, benden yapacağın
çocuk. Bu gemi bir kara tabut. Bu deniz bir ölü deniz. İnsanlar ey,
nerdesiniz? Nerdesiniz?
KARIMA MEKTUP
Bir tanem! Son mektubunda: "Başım sızlıyor yüreğim
sersem!" diyorsun. "Seni asarlarsa seni
kaybedersem," diyorsun, "yaşayamam!"
Yaşarsın, karıcığım, kara
bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda; yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı
bacısı, en fazla bir yıl sürer yirminci asırlarda ölüm acısı. Ölüm
bir ipte sallanan bir ölü. Bu ölüme bir türlü razı olmuyor
gönlüm. Fakat emin ol ki, sevgili, zavallı bir çingenenin kıllı,
siyah bir örümceğe benzeyen eli geçirecekse eğer ipi boğazıma, mavi
gözlerimde korkuyu görmek için boşuna
bakacaklar Nazım’a!
Ben, alacakaranlığında son
sabahımın dostlarımı ve seni göreceğim, ve yalnız yarım kalmış bir
şarkının acısını toprağa götüreceğim... Karım benim! İyi
yürekli, altın renkli, gözleri baldan tatlı arım benim; ne diye yazdım
sana istendiğini idamımın, daha dava ilk adımında ve bir şalgam gibi
koparmıyorlar kellesini adamın. Haydi bunlara boş ver. Bunlar uzak bir
ihtimal! Paran varsa eğer bana fanila bir don al, tuttu bacağımın
siyatik ağrısı. Ve unutma ki daima iyi şeyler düşünmeli bir mahpusun
karısı.
KARLI KAYIN ORMANINDA
Karlı kayın ormanında yürüyorum geceleyin. Efkârlıyım,
efkârlıyım, elini ver, nerde elin?
Ayışığı renginde kar, keçe
çizmelerim ağır. İçimde çalınan ıslık beni nereye çağırır?
Memleket
mi, yıldızlar mı, gençliğim mi daha uzak? Kayınların arasında bir
pencere, sarı, sıcak.
Ben ordan geçerken biri: "Amca, dese, gir
içeri." Girip yerden selâmlasam hane içindekileri.
Eski takvim
hesabıyle bu sabah başladı bahar. Geri geldi Memed'ime yolladığım
oyuncaklar.
Kurulmamış zembereği küskün duruyor
kamyonet, yüzdüremedi leğende beyaz kotrasını Memet.
Kar tertemiz,
kar kabarık, yürüyorum yumuşacık. Dün gece on bir buçukta ölmüş Berut,
tanışırdık.
Bende boz bir halısı var bir de kitabı, imzalı. Elden
ele geçer kitap, daha yüz yıl yaşar halı.
Yedi tepeli
şehrimde bıraktım gonca gülümü. Ne ölümden korkmak ayıp, ne de düşünmek
ölümü.
En acayip gücümüzdür, kahramanlıktır yaşamak: Öleceğimizi
bilip öleceğimizi mutlak.
Memleket mi, daha uzak, gençliğim mi,
yıldızlar mı? Bayramoğlu, Bayramoğlu, ölümden öte köy var
mı?
Geceleyin, karlı kayın ormanında yürüyorum. Karanlıkta
etrafımı gündüz gibi görüyorum.
Şimdi şurdan saptım mıydı, şose,
trenyolu, ova. Yirmi beş kilometreden pırıl pırıldır Moskova...
KEREM GÝBÝ
Hava kurşun gibi ağır!! Bağır bağır bağır bağırıyorum. Koşun
kurşun erit- -meğe çağırıyorum...
O diyor ki bana: -
Sen kendi sesinle kül olursun ey! Kerem gibi yana yana...
"Deeeert çok, hemdert yok" Yürek- -lerin kulak-
-ları sağır... Hava kurşun gibi ağır...
Ben diyorum ki ona:
- Kül olayım Kerem gibi yana yana. Ben yanmasam sen
yanmasan biz yanmasak, nasıl çıkar karan- -lıklar aydın-
-lığa..
Hava toprak gibi gebe. Hava kurşun gibi ağır. Bağır
bağır bağır bağırıyorum. Koşun kurşun erit- -meğe
çağırıyorum.....
KIZ ÇOCUÐU
Kapıları çalan benim kapıları birer birer. Gözünüze görünemem göze
görünmez ölüler.
Hiroşima'da öleli oluyor bir on yıl kadar. Yedi
yaşında bir kızım, büyümez ölü çocuklar.
Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya
savruldu.
Benim sizden kendim için hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki kâat gibi yanan çocuk.
Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver. Çocuklar öldürülmesin şeker de
yiyebilsinler.
SALKIM SÖÐÜT
Akıyordu su gösterip aynasında söğüt ağaçlarını. Salkımsöğütler
yıkıyordu suda saçlarını! Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere
koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere! Birden bire kuş gibi
vurulmuş gibi kanadından yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
Bağırmadı, gidenleri geri çağırmadı, baktı yalnız dolu gözlerle
uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!
Ah ne yazık! Ne yazık
ki ona dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak, beyaz
orduların ardında kılıç oynatmayacak!
Nal sesleri sönüyor perde perde,
atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!
Atlılar atlılar kızıl
atlılar, atları rüzgâr kanatlılar! Atları rüzgâr kanat... Atları
rüzgâr... Atları... At...
Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti
hayat!
Akar suyun sesi dindi. Gölgeler gölgelendi renkler
silindi. Siyah örtüler indi mavi gözlerine, sarktı salkımsöğütler
sarı saçlarının üzerine!
Ağlama salkımsöğüt, ağlama,
Kara suyun aynasında el bağlama! el bağlama! ağlama!
VASÝYET
Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü, ölürsem kurtuluştan önce yani,
alıp götürün Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni.
Hasan
beyin vurdurduğu ırgat Osman yatsın bir yanımda ve çavdarın dibinde
toprağa çocuklayıp kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.
Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın, seher
aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu, tarlalar orta malı, kanallarda
su, ne kuraklık, ne candarma korkusu.
Biz bu türküleri elbette
işitecek değiliz, toprağın altında yatar upuzun, çürür kara dallar gibi
ölüler, toprağın altında sağır, kör, dilsiz.
Ama bu türküleri
söylemişim ben daha onlar düzülmeden, duymuşum yanık benzin kokusunu
traktörlerin resmi bile çizilmeden.
Benim sessiz komşulara gelince,
şehit Ayşe'yle ırgat Osman çektiler büyük hasreti sağlıklarında
belki de farkında bile olmadan.
Yoldaşlar, ölürsem o günden önce
yani, - öyle gibi de görünüyor - Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün
beni ve de uyarına gelirse, tepemde bir de çınar olursa taş maş da
istemez hani...
VEDA
Hoşça kalın dostlarım benim hoşça kalın! Sizi canımda canımın
içinde, kavgamı kafamda götürüyorum. Hoşça kalın dostlarım benim
hoşça kalın... Resimlerdeki kuşlar gibi dizilip üstüne kumsalın,
mendil sallamayın bana. İstemez... Ben dostların gözünde kendimi
boylu boyumca görüyorum...
A dostlar a kavga dostu iş
kardeşi a yoldaşlar a..!!. Tek hecesiz elveda..
Geceler sürecek
kapımın sürgüsünü, pencerelerde yıllar örecek örgüsünü. Ve ben bir kavga
şarkısı gibi haykıracağım mapusane türküsünü.
Yine görüşürüz
dostlarım benim yine görüşürüz... Beraber güneşe güler, beraber
dövüşürüz...
A dostlar a kavga dostu iş kardeşi a yoldaşlar
a..!!. ELVEDA..!!.......
ŞAİRLERE DÖN
|