Ziyaretci defteri İletişim Chat
                Menü

HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL
hayatı ve şiirleri









(1927 Gürün - 26 Şubat 1984 Ankara)

Adana Erkek Lisesi (1948), Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü (1950) mezunu. Göksun'da (K.Maraş) başladığı öğretmenlikten siyasi eylemde bulunduğu gerekçesiyle atıldı, tutuklandı, hüküm giydi. Daha sonra Gürün'de ve Sivas'ta arzuhalcilik, tabela ve portre ressamlığı, inşaat işçiliği yaptı (1955-60). 1960'da İstanbul'a, sonra Ankara'ya yerleşti. Akis dergisinde çalıştı, bir süre de Forum dergisini yönetti (1968-70). Kızılırmak kitabı nedeniyle hakkında 142. maddeden dava açıldı, yargılandı, aklandı. Lise yıllarında şiir yazmaya başlayan Hasan Hüseyin'in ilk şiiri 1959'da Dost dergisinde çıktı. Bu yıllarda mizahi hikayeleri de yayımlandı. Kavel (1963) adlı kitabı ile 1964 Yeditepe Şiir Armağanı'nı, Kızılkuğu (1971) ile TRT'nin 1970 Sanat Başarı Ödülü'nü, Filizkıran Fırtınası (1981) ile 1981 Toprak ve Nevzat Üstün şiir ödüllerini aldı.





ACILARA TUTUNMAK

acı çekmek özgürlükse
       özgürdük ikimiz de
o yuvasız çalıkuşu
        bense kafeste kanarya
o dolaşmış daldan dala
            savurmuş yüreğini
ben bölmüşüm yüreğimi
       başkaldıran dizelere

kavuşmak özgürlükse
       özgürdük ikimizde
elleri çığlık çığlık
           yanyana iki dünya
ikimiz iki dağdan
iki hırçın su gibi
            akıp gelmiştik
buluşmuştuk bir kavşakta
unutmuştuk ayrılığı
yok saymıştık özlemeyi
        şarkımıza dalmıştık
mutluluk mavi çocuk
       oynardı bahçemizde

aramakmış oysa sevmek
özlemekmiş oysa sevmek
bulup bulup yitirmekmiş
          düşsel bir oyuncağı
yalanmış hepsi yalan
sevmek diye birşey vardı
      sevmek diye birşey yokmuş
acılardan artakalan
           işte bu bakışlarmış
kuğu diye gözlerimde
       gün batımı bulutlarmış
yalanmış hepsi yalan
savrulup gitmek varmış
       ayrı yörüngelerde


acı çektim günlerce
acı çektim susarak
şu kısacık konuklukta
deprem kargaşasında
yaşadım birkaç bin yıl
      acılara tutunarak
acı çekmek özgürlükse
          özgürdük ikimizde



Kelepçemin Karasında Bir Ak Güvercin Himalayaların tepesine tırmanmak güç ama mümkün Okyanusu aşmak da güç ama mümkün Ay'a ulaşmak da öyle Ama mümkün değil işte Bülbülün eti için öldürüldüğü bir ülkede sanatı zincire vuranlara meram anlatmak Öt kuşum Öt kuşum Öt güzel kuşum Eller ne derse desin ben sana vurulmuşum.

Karagün Dostu biliyorum matarada su torbada ekme ve kemerde kurşun değil şiir ama yine de matarasında su torbasında ekmek ve kemerinde kurşun kalmamışları ayakta tutabilir biliyorum şiirle şarkıyla olacak iş değil bu dalda narı tarlada ekini kızartmaz güvercin gurultusu ama yine de diler arasında bıçak gibi parlar kavgada şiirin doğrultusu göz güzü görmez olmuş tek bir ışık bile yok yürek bir yaralı şahindir döner boşlukta belki bir şiir belki bir şiir kırıntısı çalar kapımızı umutsuz karanlıkta yoklar yüreğimizi iğilir yaramıza dağıtır korkumuzu ve karşı tepelerden gürül gürül bir kalk borusu

Tanıklıklar'dan .................. .................. girdiler kapılardan girdiler pencerelerden mektuplardan kitaplardan telefonlardan girdiler kirlettiler ve gecemizi girdiler ağrıttılar ve gündüzümüzü işimize saygımızı Ölümüze acımızı sayrı yatağımızı Özlemlere sevgilere sular gibi akışımızı kıyımlara kıranlara türkü türkü bakışımızı gözgözelik dizdizelik şu hancı dünyamızı girdiler kirlettiler insan onurumuzu insan yüzü güzeldir çirkindi bunlarınki insan yüzü sıcaktır soğuktu bunlarınki elleri el değildi eli andırıyordu gözleri göz gibiydi bakışsızdılar göğse benzer bir kafesti taşıdıkları içinde yürek yoktu kapıların arkasında emeklememiş beşiklere belenmemişlerdi karda tipide ev dediğin duvar kapı pencere saygıya gerek yoktu girdiler akşam sofralarında evlerimize yoksul sabah çaylarında girdiler girdiler öpüşürken kuytuda okşarken saçlarını çocuğumuzun avutmaya çalışırken acılımızı duyumsarken sevincini insan oluşumuzun girdiler bağlarken mektubumuzu dertleşirken kapısında kırkıncı odamızın girdiler evlerimize en ağrıtan yerinde bir özlem türküsünün bunalmış bir kahkahanın ortayerinde taş gibi yorgunluğunda bir güzelim düşün Ölümcül sayrılıkta umarsız yalnızlıkta kağıttan kayıklar yüzdürürken geçmiş sularımızda uçurtmalar salarken umut göklerimize kucaklarken dostlarımızı telefonlarda girdiler evlerimize çirkindiler korkaktılar yarınsızdılar geldiler itilerek girdiler irkilerek kararttılar gecemizi Isırdılar karanlıkta kanattılar türkümüzü kırdılar çiçekli dallarımızı tükürdüler içine ekmeğimizin ağrıttılar ağrımızı ağrıttılar vatan vatan ağrıttılar dünya dunya ve çekip gittiler kanlı izler bırakarak göğümüzün merdivenlerinde yoktu yarınları onların çünkü onlar suç taşıyan sandık gibi

Kocabebek bu demir divriği dağlarından ben söktüm ulan ben söktüm bu namlu divriği demirinden ben döktüm ulan ben döktüm bu ak bileklerde bu kara kelepçe ben dövdüm ulan ben dövdüm ben dövdüm ateşlerde bu kelepçeyi bu biçimi bu demire ben verdim şimdi kaysı çiçekleri tozutur geçer şimdi şarap düşer kızgın bağlara şimdi sevdiğimi alır giderler güz oturur gözlerime dağlar uy varalım diyelim ki heeeey diyelim nakışçana duralım korolarla diyelim heeeeey diyelim heeeeey yıkılır bu düzmeceler yıkılır köprüler kurulur aydınlıklara gelir birgün kaşla göz arasında en gizli tomurcukların ucunda gelir ekmeksiz evin yalnızlığında kınasız parmakların bakışlarında uykusuz gecelerin ardında gelir halaylarla çıkalım korolarla duralım heeeeey diyelim heeeeey bu namlu divriği dağlarından bu candarma benim kapıbir komşum bu türkü benim türküm çoğalır kanayarak kelepçemin karasında bir ak güvercin ustam kessin ellerimi benim çocuk ellerimi dağlar uy uy dağlar

Sivas Sabahı eylülün bulanık bir çay gibi ekime aktığı gündü yine yaslı değirmenler yine mazılar çığlık çığlık yine bir akşamdı sivas çarşısında yine akşam taşıyorlardı ıslak sivas çarşısına kağnılar sanki gülerken vurulmuştuk sanki akşamdık sanki bir savaşertesiydi durup yaşlandığımız ay altında kerpiç ve kül ve ağıt namlular yılan sırtı meneviş tren düdükleri yakın uzak yabanıl ben bu gözleri bir ali galip'te gördüm kurtuluşun bir sayfasında sinsi hain şımarık ve daha içimde sivas sabahlarının o delikanlı gerinişi sırsıklamdık ben bu gergin havaları her zaman sevdim bu bir kurultay havasıdır bir abdurrahman halayına duruştur bu sığamadım gecelere sığamadım türkülere sığamadım kadın sesinde anadolu akşamlarına onlar o kaşları yıkık çakmaktaşı gibi kuvayi milliyeciler mustafa kemal şafağının kıyısında öylece duruyorlar yüreklerinde katıksız güvenleri yalın yüzlerinde haklı öfkeleriyle öylece duruyorlar dimdik ve apaydınlık sığamadım toprağımda kar aklığına sığamadım delikanlı içkilere yaylamda sığamadım nakışlarla boğulan gözyaşlarına ben bu gergin havaları her zaman sevdim bak yine barut gibiyim sanki kurultaydayım sanki kulaklarımda sömürge sinekleri oysa sivas çarşısındayım gözlerime yağmur yağıyor namlular yılan sırtı meneviş. sen bir hüzzam makamından akşama bakıyorsun menekşe gözlerinde uzak bir acının ince buğusu kül rengi bir tango seni uykulara çekiyor ya bir roman kahramanısın ya da bir paris yolcusu bu akşamlar hep böyledir karakuş gibi iner yukarlardan fabrikada sokakta perdeler arkasında vurur insanı bu akşamlar hep böyledir, ben işte hep böyle götürülürüm beni heryerde görürsün adres kullanmıyorum bayrakları severim, tutsaklığa yumruk gibi savrulan bayrakları insanları severim, haksızlığa yumruk gibi sıkılan insanları kötüler ali galip'seler ben kuvayi milliyeciyim yüreğimde doludizgin bir kardeşlik özlemi o şafağın kıyısında yine dimdik beklemekteyim bir sivas sabahı var ki onu sonra göstereceğim.

Yakaladım O Şafağı tohum oldum savruldum dörtbir yana yeşerdim kıraç kıraç çiçeklendim güllendim göremedim şafağını bozkırın tutamadım şafağını bozkırın vuramadım türkülere vay anam diyemedim kimselere bu aşkı geyik oldum vurdum sapa yollara bir ben düştüm kan içinde bir avcı türkü oldum yaylaları dolaştım akıp gittim göçlerle duruldum çadırlarda kelepçeler karakollar süngüler candarmalar göz oldum gözlemekten bıçak oldum doydum kana vay anam göremedim şafağını bozkırın tutamadım şafağını bozkırın vuramadım türkülere vay anam diyemedim kimselere bu aşkı gözlerinin en sonunda yakaladım gecesinde gözlerinin yakaladım kuytularda açan gülün yalnızlığını inceciktin karanlıktın uzaktın turnalara katar katar aştı dağları nakışlar dizin dizin düştü yollara göz değildin - gözlerdin kalabalıkta el değildin ellerdin acılı bir bayramda çekip giden trendin şafakta inen uçak iniltiydin akşamlarımda sabak vakti bir bardak su tenimde diken diken kavrulduğum tohum olup savrulduğum yıllar yılı aradığım o şafak sendin işte küskünlükler üstünde yalnızlıklar üstünde saydamlaşmış mavilikler üstünde başkaldıran kölelikler üstünde tül altında bebek yüzü üstünde açan şafak o şafak o şafak sendin işte bir bulvar gecesinde yakaladım seni ben o şafak sendin işte

Dar Açı anlatmak istedikçe herseyi birden yitiriyorum bir kutupyıldızı bir ben bir dinmeyen ağrılarım yapayalnız kalıyorum birden güzelim ve müthiş ağlamak istiyorum gecenin kanatları kırık bir saati var bilmem bilir misin ölüm korkusu alkol gibi yayılır damarlara sakın o saatte sokaklara çıkma denize bakma karanlığa yıldızlara bakma sakın o saat işte güzelim o saat ölüm, o ateşkuşu ölüm; o mavidüğüm denizkızlarının türküsünü söyler ben yalnızım orkestrada kırık bir saz kanayarak koşan bir kurt yüreğim dağbaşında unutulmuş vakur bir bayrak yırtılırcasına bir kutup yıldızı bir ben bir dinmeyen ağrılarım çiftleşen kuşların böceklerin insanların yalnızlığı ve müthiş ağlamak istiyorum

Ağustos Şiiri Yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek Beterin beteri var diyenlere inanmıyorum Hep böyle havalar besler fırtınaları Korkarım bu mavi ışık çabuk sönecek Duymazdım durgun suların bezgin türkülerini Alışmak ölümün bir başka adıymış bilmezdim Bir yangın sonu yorgunluğu yakıyor avuçlarımı Bir rüzgar kulaklarımdan hiç eksilmiyor Esirgenmiş bir dünyada müthiş yalnızım Geri dönsen bile ben artık o ben olmayacağım Yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek Ben mısralarımı kerpiç gecelerinden çekmişim Beş numara lamba kaderi var mısralarımda benim Deli çizgi gözlerimi kör etmiş, kör etmiş, kör etmiş Göçmüş kıtalar üstünde kuşlar dönüyor garipsi Çığlık çığlığa kuşlar dönüyor evcil ve tedirgin Gök mavisi bir türkü dolanmış yüreciğime Selsele yolculuklar tütüyor gözlerimde, neyleyim İnsan demişim, kitap yüzlü insanlar demişim gidemiyorum Kaderim kaderleri demişim güzelim Sen olmasan ben böyle değildim Böyle uysal ve kırılmış değildi şiirlerim Bir yangın sonu yorgunluğu yakıyor avuçlarımı Yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek Rüzgar gibi ağustos geçti ellerimizden Meyvalar bizi bal renkli günahlara çağırıyorlar Bir yanda yaşanmamış günlerin hırsı Bir yanda boşa geçen gecelerin acısı Malum o dramın en güzel perdesindeydik Ağustos şarap olmuş, kanımıza akmıştı Göçmüş kıtalar üstünde kuşlar gibiydik Her gören didik didik bizi denetliyordu Biz kendi derdimize düşmüştük Orda da akşamlar olacak güzelim Kanlı mendil gibi ağustos akşamları Şu benim çektiklerimi görmeyeceksin Belki yanında başkaları olacak Belki düşlerine bile girmeyeceğim Gün oldu acıların şiirini yaşadım Gün oldu zehir gibi yokluğunu yaşadım Bana sen ne diye duyurdun yalnızlığımı Ne diye gurbet gibi mısralarıma sindin Dokunsan parmaklarıma tutuşacağım Yere batan şehrin tek yalnızıyım Yüzyılın ağrısını anlayarak çekiyorum Ekmeğime barut sinmiş bulanık özgürlükler Tepmişim rahatımı, boynu bükük mutluluğumu Yaşıyorsam erkekçe yaşıyorum Düşün ki coğrafyanın en güzel yerindeyiz En güzel günlerinde gençliğimizin Ölümden ötesini aklım almıyor Beterin beteri var diyenlere inanmıyorum İstesek cenneti kurtarabiliriz Ben bir ışık için tepmişim rahatımı Bu güleç yüzlülerin, bu acı türkülerini Bu yoksul yerleri anlayarak seviyorum Delicesine anlayarak güzelim Yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek.

ACIYI BAL EYLEDİK «pir sultan ölür dirilir» bak şu bebelerin güzelliğine kaşı destan gözü destan elleri kan içinde kör olasın demiyorum kör olma da gör beni damda birlikte yatmışız öküzü hoşça tutmuşuz koyun değil şu dağlarda san kendimizi gütmüşüz hor baktık mı karıncaya kırdık mı kanadını serçenin vurduk mu karacanın yavrulusunu ya nasıl kıyarız insana sen olmasan öldürmek ne çürümek ne zindanlarda özlem ne ayrılık ne yokluk ne yoksulluk ne ilenmek ne dilenmek ne işsiz güçsüz dolanmak ne gün gün ile barışmalı kardeş kardeş duruşmalı koklaşmalı söyleşmeli korka korka yaşamak ne kahrolasın demiyorum kahrolma da gör beni kanadık toprak olduk çekildik bayrak olduk döküldük yaprak olduk geldik bugüne ekmeği bol eyledik acıyı bal eyledik sıratı yol eyledik geldik bugüne ekilir ekin geliriz ezilir un geliriz bir gider bin geliriz beni vurmak kurtuluş mu kör olsanı demiyorum kör olma da gör beni

AKARSUYA BIRAKILAN MEKTUP incecikti gül dalıydı dokunsam kırılacaktı dokunmadım kurudu gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç ağaçlar bükmesinler n'olursun boyunlarını neden akşam oluyorum tren kalkınca kırlangıçlar birdenbire çekip gidince mendiller sallanınca neden tıkanıyorum öyle çok acımasız ki öyle birdenbire ki az önceki çiçekler nasıl da diken diken gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç o sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik bitti o elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz günler devlet alacağı, yıllar bir kadehcik buzlu rakı oyunlar oyuncaksı, oyuncaklar eski şarkı kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı nerde şimdi nerde şimdi, nerde o kan sarhoşluğu gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç

AMENNA 'Yaşayanlar bir gün ölür' elbette ağaçlarla balıklarla kuşlarla ben âmenna 'ağlayanlar bir gün güler' elbette uyanmakla anlamakla bilmekle ben âmenna 'kısa çöp uzun çöpten hakkını alır' elbette direnmekle kurtulmakla barışla ben âmenna öyle bir yerdeyim ki ne karanfil ne kurbağa öyle bir yerdeyim ki biryanım maviyosun dalgalanır sularda biryanım çocuk parkı çığlıkçığlığa öyle bir yerdeyim ki anam gider allah allah dölüm düşmüş sokağa dostum dostum güzel dostum bu ne beter çizgidir bu bu ne çıldırtan denge yaprak döker biryanımız bir yanımız bahar bahçe

BENDEN BİLMEYİN istanbul'da bir fabrika fabrikayı ben koymadım oraya ben diyorum ki size istanbul'da bir fabrika fabrikayı işçiler çalıştırır işçileri bir milyoner ben diyorum ki size fabrikayı işçiler çalıştırır grev gittikçe büyüyor grevi ben istemiyorum ben diyorum ki size grev gittikçe büyüyor bini boşaldıkça biri doluyor binini ben boşaltmıyoum ben diyorum ki size bini boşaldıkça biri doluyor bu düzen beyler düzeni bu düzeni ben yapmadım ben diyorum ki size bu düzen beyler düzeni ortalık gitgide karışıyor ortalığı karıştıran ben değilim ben diyorum ki size ortalık gitgide karışıyor birgün kıyamet koparsa kıyamet kopsun istemiyorum ben diyorum ki size birgün kıyamet koparsa gençler kuytularda öpüşüyorlar marulun vakti geçti şimdi karpuzlar kızaracak ardından fındık fıstık ardından ayva ayvayı sarartan ben değilim ben diyorum ki size gençler kuytularda öpüşüyorlar ayvanın vakti

FİLİZKIRAN FIRTINASI gün doğmadan başladı filizkıran fırtınası evler yemen türküsü sokaklar seferberlik öyle bir gariplik ki öyle bir tedirginlik yaz başında güz sonrası ayvalar çiçekteydi güller daha tomurcuk açıl demişti güneş açılmıştı kıraçta kış elmaları çözül demişti güneş çözülmüştü yılanlar karanlık odalarında dallarda yuvalar tüy kokuyordu düğünçiçekleri şenlikli gün doğmadan başladı filizkıran fırtınası ne dal kaldı ne tomurcuk yerden yere çaldı otları ağaçları insan yüzlü bir korkuluk üşüdüm dünyalarca baskın yemiş bir kent gibi üşüdüm sergen etti filizleri sapsarı bir karanlık bahardan kışa düştüm acılı günler gördüm sığdıramam bir tek günü bir koca yıla geceler geçirdim yoz kentlerin bulvarlarında nice baharları kışlara gömdüm uzak düştüm yelinden yelvesinden acılı yurdun uzak düştüm umudundan mutundan yomundan uzak düştüm bunaltının böylesini görmedim severim fırtınanın her türlüsünü ormanlar uğultulu sular dalgalı severim filizkıran fırtınası'nı kırıp kanatmıyorsa sevincin türküsünü nerde benim baharım dalım yaprağım nerde gece çökmüş üstüne kerpiçsel yalnızlığın sanki kaplan pençesinde bir manda böğürtüsü ne kuş kalmış ne çiçek ne kırmızı ne yeşil sapsarı karanlıkta yerler bahar ölüsü 1978

HAZİRANDA ÖLMEK ZOR orhan kemal'in güzel anısına işten çıktım sokaktayım elim yüzüm üstümbaşım gazete sokakta tank paleti sokakta düdük sesi sokakta tomson sokağa çıkmak yasak sokaktayım gece leylâk ve tomurcuk kokuyor yaralı bir şahin olmuş yüreğim uy anam anam haziranda ölmek zor! havada tüy havada kuş havada kuş soluğu kokusu hava leylâk ve tomurcuk kokuyor ne anlar acılardan/güzel haziran ne anlar güzel bahar! kopuk bir kol sokakta çırpınıp durur çalışmışım onbeş saat tükenmişim onbeş saat acıkmışım yorulmuşum uykusamışım anama sövmüş patron ter döktüğüm gazetede sıkmışım dişlerimi ıslıkla söylemişim umutlarımı susarak söylemişim sıcak bir ev özlemişim sıcak bir yemek ve sıcacık bir yatakta unutturan öpücükler çıkmışım bir kavgadan vurmuşum sokaklara sokakta tank paleti sokakta düdük sesi sarı sarı yapraklarla birlikte sanki dallarda insan iskeletleri asacaklar aydemir'i asacaklar gürcan'ı belki başkalarını pis bir ota değmiş gibi sızlıyor genzim dökülüyor etlerim sarı yapraklar gibi asmak neyi kurtarır sarı sarı yaprakları kuru dallara? yolunmuş yaprakları kırılmış dallarıyla ne anlatır bir ağaç hani rüzgâr hani kuş hani nerde rüzgârlı kuş sesleri? asılmak sorun değil asılmamak da değil kimin kimi astığı kimin kimi neden niçin astığı budur işte asıl sorun! sevdim gelin morunu sevdim şiir morunu moru sevdim tomurcukta moru sevdim memede ve öptüğüm dudakta ama sevmedim, hayır iğrendim insanoğlunun yağlı ipte sallanan morluğundan! neden böyle acılıyım neden böyle ağrılı neden niçin bu sokaklar böyle boş niçin neden bu evler böyle dolu? sokaklarla solur evler sokaklarla atar nabzı kentlerin sokaksız kent kentsiz ülke kahkahanın yanıbaşı gözyaşı işten çıktım elim yüzüm üstümbaşım gazete karanlıkta akan bir su gibi vurdum kendimi caddelere hava leylâk ve tomurcuk kokusu havada köryoluna havada suçsuz günahsız gitme korkusu ah desem eriyecek demirleri bu korkuluğun oh desem tutuşacak soluğum asmak neyi kurtarır öldürmek neyi yaşatmaktır önemlisi güzel yaşatmak abeceden geçirmek kıracın çekirgesini ekmeksiz yuvasız hekimsiz bırakmamak ah yavrum ah güzelim canım benim / sevdiceğim bitanem kısa sürdü bu yolculuk n'eylersin ki sonu yok! gece leylâk ve tomurcuk kokuyor uy anam anam haziranda ölmek zor! nerdeyim ben nerdeyim ben nerdeyim? kimsiniz siz kimsiniz siz kimsiniz? ne söyler bu radyolar gazeteler ne yazar kim ölmüş uzaklarda göçen kim dünyamızdan? asmak neyi kurtarır öldürmek neyi? yolunmuş yaprakları ve kırılmış dallarıyla bir ağaç söyler hangi güzelliği? kökü burda yüreğimde yaprakları uzaklarda bir çınar ıslık çala çala göçtü bir çınar göçtü memet diye diye şafak vakti bir çınar silkeledi kuşlarını güneşlerini: «oğlum sana sesleniyorum işitiyor musun, memet, memet!» gece leylâk ve tomurcuk kokuyor üstümbaşım elim yüzüm gazete vurmuşum sokaklara vurmuşum karanlığa uy anam anam haziranda ölmek zor! bu acılar bu ağrılar bu yürek neyi kimden esirgiyor bu buz gibi sokaklar bu ağaçlar niçin böyle yapraksız bu geceler niçin böyle insansız bu insanlar niçin böyle yarınsız bu niçinler niçin böyle yanıtsız? kim bu korku kim bu umut ne adına kim için? «uyarına gelirse tepemde bir de çınar» demişti on yıl önce demek ki on yıl sonra demek ki sabah sabah demek ki «manda gönü» demek ki «şile bezi» demek ki «yeşil biber» bir de memet'in yüzü bir de güzel istanbul bir de «saman sarısı» bir de özlem kırmızısı demek ki göçtü usta kaldı yürek sızısı geride kalanlara nerdeyim ben nerdeyim? kimsiniz siz kimsiniz? yıllar var ki ter içinde taşıdım ben bu yükü bıraktım acının alkışlarına 3 haziran '63'ü bir kırmızı gül dalı şimdi uzakta bir kırmızı gül dalı iğilmiş üzerine yatıyor oralarda bir eski gömütlükte yatıyor usta bir kırmızı gül dalı iğilmiş üzerine okşar yanan alnını bir kırmızı gül dalı nâzım ustanın gece leylâk ve tomurcuk kokuyor bir basın işçisiyim elim yüzüm üstümbaşım gazete geçsem de gölgesinden tankların tomsonların şuramda bir çalıkuşu ötüyor uy anam anam haziranda ölmek zor!

IŞIKLARLA OYNAMAYIN başımı döndürüp bakamıyorum nasıl kaldı gerilerde onca yıl karanlık bir gömütlüğü düşte geçmiş gibiyim tatmadığım bir içkiyi bir akşam afrikasal bir törende içmiş gibiyim birdenbire kan yağmurlu bir bulut birdenbire kan kokulu bir duman şaşkınlıktan gemileri yakmış gibiyim ışıklarla oynamayın / dedim ben size yararı yok karanlıkta sürek avının dedim ben size yanlış kalemlere kayar elleri yazıcıların tutanaklar yanlış yazar dedim ben size karanlığı az kullanın / kirliler kokar birgün birgün yanar bu ışıklar sırıtır suratlarınız kirlilere sığınmayın / dedim ben size yararı yok oynaşmanın törensel aklıklarda kaçın kaçabilirseniz uzak sulara ışıklarla oynamayın / dedim ben size

KIZILIRMAK halit çelenk'e saygılarımla VE DER Kİ KİTABIN ORTAYERİNDE BÜTÜN IRMAKLARI DÜNYANIN KIZILIRMAKTAN GEÇER Silâh ve şarkı ben bütün karanlıkları bunlarla yendim doğacak çocuğumun kanında esen emekçi karımın dimdik bakışlarında ve çetelerin sipsivri uykusuzluğu silâh ve şark benim bütün şarkılarım iri kuşlardır al ve şafakleyin ışıklı nehirler büyütür silâh seslerim tankaranlığında yekinir yürür orman yekinir yürür toprak yekinir yürür kalabalıklar ve der ki kitabın ortayerinde bütün ırmakları dünyanın kızılırmaktan geçer vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım geçin sıcak ırmakları kuşlarım kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım açtım kırkıncı kapıyı gördüm ki atın önünde et titrer biryerleri zamanın kırdım kırkıncı kapıyı gördüm ki itin önünde ot ürperip durur hiç olmalardan şakıdı kuş yarıldı nar delirdi ateş ve başladı uğul uğul uğuldamağa bütün ırmakları dünyanın kızılırmak kızılırmak güneşin ortasında insanlar kımıldaşır ve der ki şakıyan kuş yarılan nar deliren ateş: zaman akıyor omuzlarında kalabalık nalkırıklarıyla anasonlu duyarlığında general nargilelerin bir damla kankurusu çok eski savaşlardan belki silâhların çürümedik biryerlerinde belki pişman bir ağzın acıyarak anlattıkları aşka benzer bir karışık kıtlık direnci boyunları kafataslı saray kahramanları yığınlara vatan diye kalan yoksunluk ne de çok özlemişiz gökyüzüne kansız bakmayı! yıkık bir ud tiryakiliği antika cumbalarda kanaryalarında berberli bezginliği burjuvalığın bir polis burnu belki - dağdaki çarıksızın çarıksızlığı bir büyük vurgun düzeni - belki de bir lavrens vurgunun soygunu nevyork'ta döllediği bir kucak sakal sanmak belki de marks'ı toprakları denizleri insanları ingilizlemek silâhlarla beklemek sömürge sofralarını vaşington ağalarının pilâtin dişlerine taze bir kan gibisine gerinir güneşlerde saklar genişliğini şarapçasına altun tepsilerde çok büyük ölür yürek çok büyük hıncı kalır mayonezli kirenaların yanyana birsofrada sanfransisko ve c.i.a. yâni çuval ve mızrak notrdam'ın kargalarının güldüğü sakalları incili hümanizma satıcıları halep pazarlarından gecikmiş bir ikindi kışlalar öğlesonları asurbanipal bir böcek ölüsünün geceyi kemirdiği tektanrılı çokyataklı ve çok çok acımaklı ikindi parklarında köpek ve kıral altun ve brovningin karanlık egemenliği konuşun soytarılar çalgılar susun daha bitmedi açlar salınır o eski sularda cüzzam yalnızlığı kirliliklerin gözün gözü sömürdüğü topraklarda ayıp ve kara şimdi çoktaaan terekesi o serüven kahramanlığın o bezirgan mutluluk balık tutar şimdi mor kuytularda ne de çok özlemişiz gökyüzünü kirşiz sevmeyi kırdım kırkıncı kapıyı kandım o pınarlardan başladı ugul uğul uğuldamağa bütün ırmakları dünyanın kızılırmak kızılırmak Sen ne cömert topraklarsın ey ortadoğu sen ne çok soyulansın ve hiç uyanmıyansın akdeniz'de mor bir deniz burjuva gitarlarında kuytuların kuytularda ölüme döllenmesi sevişmenin soyutluğu ve çamurluğu duaların çamurluğu ve soyutluğu gökyüzüne insanca bakamamak yâni hiçbir şey yâni utanç ve lavanta yâni mum çoktespihli bir ebabil ki uzar çöllerde uzatır baltazar bayramlarını petrol petrol uzatır köleliği âmin âmin çeşmelerinden hâlâ şehname akan şahlı seccadelerde acem ve anka mezarlık toprak reformu - kölelerin eşelendiği keskin bir ingiliz burnu - de ki abadan ya da bir şah ve allah ve dolar üçlemesi saat tam onikiye beş kala akdeniz'de mor bir deniz burjuva gitarlarında soyubitmiş balıkların akvaryum bezginliği bir dilim ay bir lokma arap - gölgesini güneşten bile esirgeyen - ve şakkulkamer bedeviliği yâni utanç ve lavanta yâni kirli ve kaçak yâni mum kalçaları, kadın pazarlarının - yok başka karanlık vatanseverliği kaçakçılığın - yok başka general nargilelerin madalya törenleri ve şeytan taşlaması petrol kırallarının - yok başka ezik ve utangaç bilgiç ve yoz mum yâni demek istiyorum ki sadakalı sosyalizm soytarılığı konuşun soytarılar çalgılar susun bekler güzel yarınlarını bu tutsak toprakların çetelerin o sipsivri uykusuzluğu akdeniz'de mor bir deniz burjuva gitarlarında neyin neye düşman olduğu belki de hiç bilinmeyen hergece bir düşük, sam radyosunda hersabah bir komik âdem bir hacıyatmaz ve komünistli bir kıralistan yunanistan'da hacının develeri gevişirken ay altında ortadoğu'da petrol ve çelik kırallarının gölgesinde bir istanbul akşamı bizans ve kirli türk ve yoksul ve mâcun allaha ve devlete ve bilcümle gölgelere dualar eyliyerek biryanı yangın yıkım biryanı yoksul yetim biryanı dökülür pul pul deniz altun ve kristal karışımı halinde bir istanbul uyanır köprüaltı uykularında elektıronik müzikli bir hicazkâr ud ve kızıl çağrısı açlığın o devletli tekliğinin kabuğunda bir hamal Ortadoğulu sıla çalgını da vatan yoksulu allaha inanır arapça yoksulluk çeker türkçe ve denizi sever çocukça oraları söyler durmadan oralarda yaşar bıkmadan oralarda ölür istanbullarda kaktüs kemirenlerinden biri midir brezilya'nın yoksa nil'e tapan ve aç yatan bir fellah mıdır kimbilir belki de rio'lu bir gecekondulu insan nerde başlar belli değil ki istanbulsuz gibi yaşıyarak istanbul'u vatansızlığını vatan diye güzelim gün ortasında elektıronik müzikli bir hicazkâr ud develeşip develeşip dönüşmesi gökdelenlere yanki go hom'lu bir miting alaturka betonarme balkonlarında emperyalizmin ve kasıklarında maydarling amerika yâni bütün devrimcilerin konakladığı en çok özlediklerine düşman yaşıyan bir gecikmiş kıral ve özgür köle sürüyerek zincirlerini kaldırımlarda ana avrat söverek soluna sosyalistine ve bir somun ekmek kaldırımlarda ve bir garip hamal kaldırımlarda ve bir vatanölüsü kaldırımlarda Ne bulmak içkilerde intiharlarda neye varmak birşeyleri durmadan çoğaltarak çiçek resimleri çizmek güneşli pencerelere ölüleri akreplerle çiyanlarla karıştırarak eski çamaşırları yenilemek dilencilerde bir eski oyuncaktan koca bir gençlik bulup çıkarmak kimbilir biz şimdi nelerin neresindeyiz alı neden moru neden kırmızıyı kimbilir neden severiz bir kenti geri almak ve davul bir kenti geri vermek ve davul oynaşmak iskeletlerle altunlarla madalyalarla dedeleri gümüşlere altunlara atlara oranlamak bıkıp bıkıp yeniden başlamak sevişmelere kimbilir biz şimdi nelerin neresindeyiz alı neden moru neden kırmızıyı neden severiz [kimbilir dal uyur daldasında yorgun dalların gece büyük büyük anlatır eskimişlerden su değil toprak değil de ki acımışlıklar de ki altun sözcükleri tükenmişliğin oturur direk direk götürür pazar pazar ne ki yaşamak? umduğum gel sevdiğim gel beklediğim gel gel benim kuşak kuşak yoluna kurban olduğum Kırmızböceğini tanır mısınız? güneşin kıyısında kırmızböcekleriyiz bir, maviye çalar türkülerimiz bir, kapkaraya kağnı uzaklığını bilir misiniz kırmızıbiber ve tuz bilir misiniz karlı karanlıkta yalnız yapayalnız ince ince ölmek bilir misiniz bugün bulgurun sonu yarına dur bakalım öbürgün allah kerim bilir misiniz toprağın boynu bükük eller umarsız ağam sen bilirsin bilir misiniz hani derya içre olup da deryayı bilmeyen balıklar gibiyiz ve işte atombombalarıyla korunur açlığımız işlemeli mendil ve kurşun harmanyeriyiz hey bre karakol kapısıyız imparatorluk kokar sefaletimiz soyula soyula çıplak güdüle güdüle sürü bütün halklar gibiyiz - biraz kuşdili biraz kahvefalı ve biraz da düş hapisâne avlusuyuz hey bre cennet kuzularıyız helallaşır gibi bakarız dostların gözlerine severiz gülyağını ve bir de aynaları ve bir de aynalarda yiğitlik masallarını sonra azıcık da sakızı azıcık da uçkurhavalarını bıyık burup gazel çekeriz de tenhalarda menhalarda uzatırız boynumuzu elkapılarında sülünler gibi ve işte türkiyeliyiz hani derya içre olup da deryayı bilmeyen balıklar gibiyiz hamsiyiz karadeniz'de çukurova'da pamuk uzunyayla'da buğdayız ege'de tütün sınırboylarında gözükara kaçakçılarız istanbul'da kadillaklı karaborsacı ve doğu dağlarında koçero'larız eşsiz bir güzellikle çarpılmış gibi uyumuşuz yoksulluğun körmemelerinde çalışkanız filozofuz dostuz bütün sömürülenler gibi ezik bütün uyananlar gibi kızgın ve doluyuz seslenir yüzyıllar ötesinden pir sultan abdal'ımız 'üstü kanköpüklü meşe seliyiz' etekleriz de kodaman soyguncuları ekmek kapılarında gözümüz gibi koruyup kolladığımız devletin silâhını hey bre yoksul - yetime doğrulturuz ve işte türkiyeliyiz ateşleriz de mandıraları fabrikaları topal karıncayı melhemleyip salıveririz bir yaprak düşer bir yanbakış götürür biryerlerimizi kan sızar yeşillerden ak mendillere çıkarıp öcümüzü dağbaşlarına ağıtlara ağıtlara dökeriz yüreğimizi saksıda çiçek kıraçta ceviz örtülerimizde nakış nakış sabır ve gözyaşı vardır bizim akıyorsak garip çaylar gibi incelerekten dokutuyorsak eğer sonbahar gibi çok ağır olduğumuz içindir mandalar gibi ve balıklar gibi çok kalabalık seviyorsak silâhı ve yoksulluğu susuyorsak kar altında toprakçasına bıçak kemiğe değmediği güneş ufuktan doğmadığı o tozkoparan fırtına kapımızı kırmadığı içindir vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım geçin sıcak ırmakları kuşlarım kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım Anasının karnını tekmelediğinde temmuz kocaman ve çoook akıllı bir balıktı uzayda proton -1 uydusu sovyetler'in ve çelik bir kelebekti mariner-4 ensekökünde merih'in şeftali emzikteydi bursa'da pamuk çiçekte çukurova'da ve yeşil bir buluttu buğday konya'da sivas'ta siverek'te ozan ozanca söylüyordu dünyanın geleceğini işçi grevce adını bile bilmediğimiz birileri vardı dünyanın bir- [yerlerinde örneğin Singapur'da tahran'da belki belki de kordoba'da karakas'da mı desem katanga'da mı yoksa roma'da mı ankara'da mı birileri biryerlerde durmadan yontuyordu barışı mermer mermer öfkeyi demir demir sevgiyi tunç tunç doyumsuz günler aşkına ölmek birşey değil dostlar hergün ölmek güç açlık o başka ölüm açlık korkusu beter ne atom ne hidrojen ne yangın dağları dümdüz etmeğe - dostlar aç çocukların çığlığı yeter proton-1 mariner-4 güzel akıllı büyük yıldız kaymaları masallar getirirken gecelerime yangından kaçar gibi bölük bölük sırtı yorganlı emekçileri cömert ülkemin göçüyorlardı vatan vatan viyana üzerinden adenover almanyasına 'allı turnam bizim ile gidersen şeker söyle kaymak söyle bal söyle' söyle ki iyi vursun hınzır vurguncu tüyübitmediği soysun tefeci eskiden gemilere bindirip bindirip zencileri allı turnam geçersen ırgat pazarlarından zincirli topraklardan hacizli kapılardan hastane önlerinden geçersen allı turnam insan bazan ölümden de güçlü olabiliyor birşeylerin gidişinden ve hiç dönmeyişinden sabahları yorumlamak güç değil yoksulluğu yorumlamak güç değil nasılsa bir başka yorumlamak hep aynı sabahları esmer ve uzak inmeli antenlerin ardında şaşkın ve grevler döverken komprador marka demokrasinin [duvarlarını yedirip yüreklerini korkularına bir köledüzenin uşağı efendisi cebi dolarlısı da sırtı bitlisi tekmeler gibi güneşi çocukların gözbebeklerinde 'arefe gününde bayram ayında' vurdular emekçilerin kongresini kördüler karaydılar çiçeksizdiler ve gelip bir karanlıktan gidiyorlardı bir karanlığa Benim karamsarlığım belki de bir demet gül - sevdiğim içimin büyük büyük aklığından geliyor belki de karam- [sarlığım kocaman ve çoook akıllı bir balıkken uzayda proton -1 uydusu sovyetler'in ve kondukonacakken luna'lar tatlı bir öpücük gibi ay'a dilenmek benim ülkemde işsizlik benim ülkemde ve şeytan taşlamak yasak değildi benim ülkemde baböf'ü okumak yasak paspas yapıldı demirinden giyotinin direktuvar bir ölü söz lârus'ta oysa bizim buralarda kelepçe yapılıyor hâlâ pitekantıropüs babanın günahsız baltasından kopmuş toprağından kanayarak kanayarak saçılmış yollara türkü türkü ışık ne vatan nerde ne ki kutsallık! kentlerin varoşlarında sanki kurt sürüleri tanrıya filan değil allı morlu ışıklara dönük yüzleri konuşur elleri ekmek ekmek takırdar çeneleri ölüm yakın lokman uzak anlamak yasak değildi benim ülkemde anlatmak yasak adına grev diyorlardı adına gecekondu bir şey dolaşıyordu aramızda seslisoluklu yaşıyorduk onu biz - dinine allahına kitabına dek yaşıyorduk yağmurda yaprak gibi her zerremizde ölmek yasak değildi yoluna onun adını koymak yasak tutmuş troya atları subaşlarını madalyalı seyisleri emperyalizmin ak taşın üzerinde iki damla kan biri memet öbürü memet 'arayerde bu kan nedir dost dost dost' görmek yasak değildi benim ülkemde göstermek yasak ben ki uçan kuşu kıskanırdım oyun çağımda nehirleri yağmurları selleri kıskanırdım buluttan gemilerimle aşardım duymadığım denizleri yıldızlardan yıldızlara kurulu hamağımda mapusâne türküleri söylerdim geceleri bir uzak sel sesiydi o kaygan günlerimde ekmek kavgası dünyamda renkler ve böcek sesleriyle bir öyle cümbüş en hırçın yıldızları en uysal kavaklara işlemek yaprak [yaprak yaralı bir serçenin gözlerinde bir evren ölüp ağlamak ve bütün haziranları bir tek gülle açmak hersabah o tedirgin ellerin bakışları hâlâ sofralarımda hâlâ çizik çizik kanar kaygusu o ekmeksiz akşamlarımın yok artık, dost yüzlü ağaçlarım, gurbet kanatlı gemilerim [yok gömüldü gitti kervanlarım o çıtır çıtır ağustos gecelerinde bir dilim güneş koyup bir dilim yoksul sevince aşk büyütmek gecelerce gecelerce özlemeklerden bölündüm ayrılıklara parça parça dağıldım yeryüzüne çığlık çığlık şimdi patron yüzlü sabahlardayım şimdi direk direk direnmek gel benim sevdiceğim gel benim umducağım beklediğim gel gel de bitsin kuşak kuşak yoluna kurban olduğum binip binip bulutlara ulaştım yıldızlara da kıtalardan kıtalara el sallıyamadım el sallıyamadım turnalar bile geçip gitti türkülerimden ben kaldım buralarda ben işte kaldım buralarda ey dost kırmızıkuşlar kırmızıkuşlar diye diye avuttum hırçın çocuklarımı em, em diye diye ağladıkça ağladıkça masmavi çocuklarım hep işte böyle insan bazan ölümden de güçlü olabiliyor anaç bir ağaç gibi dinleniyor kaygularım şimdi güneşte aldanmak ne kolay ne temiz ne ilkel allahım! kalabalıklarla sevmek güzel günleri ne denli güç ne denli güç allahım! uzay o masallaranası yıldızlı karanlığım karanlığım benim! o şafak tarlalarının ekmeğe dönüşmesi sarıçiçek vakti ölmek ekinler arasında ve şafakleyin bıldırcınlar ve yıldızlar ve tanyeli eşliğinde birşeyleri bulmak ve varamamak vakur bir ağaç gibi kucaklamak evreni ve şafakleyin alfa beta gama ve aynştayn yâni biraz daha iflası korkularımızın insan denilenin karanlık kurtuluşu bir ceviz yaprağı denli basit ve ilkel karışık mı karışık bir ceviz yaprağı gibi nezaman kaldırsam başımı geceleyin ne denli çok anlamağa çalışsam gökyüzü bir yapraktı unutulmuş not defterinden aynştayn'ın ne sanat sanat için şarlatanlığı ne savaş için savaş çoktan anlaşıldı hey bekleroğlu taşın taş olmadığı ateşin ateş şimdi deprem çizgileri yığınların gözbebeklerinde şimdi yumruk çiçekleri o sömürge ülkeler aşamazken kel dağları kel dağları düşlerde bile geçtim sesduvarlarını sesduvarlarını düşlerde gibi yedi başlı beyler besledim yüreğimden yedirerek vurdum sonra başlarını beylerin efendilerin yok benim tanrılarla kişilerle hiçbir alışverişim ben artık, düzenlerle boğuşan bir gerçek devim öyle bir dünyayım ki ben-hep özlenmiş hiç yaşanmamış insan ve emekten geçer ekvatorum benim kendim çizerim sabahlarımı-yok benim sabahçıbaşım yok benim lüpçübaşım yok benim hötçübaşım yok yok yok! Elbet bir bildiği var bu haçaturyan'ın bir bildiği vardı elbet erzurumlu hançerbarı'nın arjantin pampalarında uykusuz çetecilerin benim kurtuluş anıtlarımda mermi yüklü ananın lumumba'nın kanının kanayan viyetnam'ın . kurşunlu duvarlara doğan günlerin kalabalık acıların bıçakaçmaz ağızların bir bildiği vardı elbet bir bildiği var bir bildiği olacak elbet hiç yalan söylemedi kalın çizgilerle susuşu yoksulluğun hiç yalan söylemedi gözlerde zulüm ve çıplak uykularında zengin düşleri milyonların hiç yalan söylemedi hiç yalan söylemedi bu ozan elbet bir bildiği var bu kayguların birikip birikip durmadan biryerlerde acıların öfkelerin birikip biryerlerde yekinmesi yatanların ve yürümesi akması küçüklerin ve katılması yıkması birşeylerin ve yıkılması yıkılıp yapılması hiç yalan söylemedi bu ozan işte karton kaleleri kapitalizmin işte gözün göze düşman olduğu işte elin ele düşman ve işte benim yeryüzünde güller gibi açılan devrimlerim kamboçya'da kalkan kamçı şaklar çukurova'da belimde benim istanbul'da verilmeyen hak durdurur dakota'nın volanlarını ve der ki öpüp kaldırdığım ekmek - beni böyle yerdenyere çalan şey - nevyork'ta bitmişse grev ben burda bil ki grev gözcüsüyümdür benim gözlediğim gel benim yürekyağım gel benim kuşak kuşak yoluna kurban olduğum gel! Of ooofff, koca gürültülü devrimsiler yutturmacalar cilalar civeleklikler yalancılıklar karagünlü saraylı soytarılıklar of! soygunların gölgesinde sosyete adaleti bre hitlerkırması kurtköpekleri il duçe döküntüsü yandançarklılar bre arapsaçı sadakalı sosyalistler eh! elif lâm mim vav he ye direkler arası kubbe a be ce de ve ye ze kadillak marka bir hecindeve saraylardan saraylara aktarılarak eldenele ceptencebe aktarılarak - yürü bre kahpe devran! - kanarmş savaşlarla kıtlıklarla yoksunluklarla bir gözünde nevyork bir gözünde moskova gevişir tespih tespih dökülür dua dua ayışıklı sularında ortadoğu'nun of ooofff, koca gürültülü devrimsiler yutturmacalar allamalar pullamalar törpülemeler karagünlü saraylı soytarılıklar of! Yorul ey gayrı akma ey su! ey benim yaratan tedirginliğim tutsak yanım dinmeyen [sızım ey! çıkarıp çıkarıp yeniden çıkarmak bu dağı bu doruğa yorul ey gayrı akma ey su! durup durup kaygulanmak gibi birşey bu bizim sularla [akıp gitmelerimiz sonsuz bir tren penceresinden savrulan güvercinleriz çok buruk çok buruk bir şarap diyorum sıkın bağları ben hiç ölmediğimi yaşamak istiyorum orman seviyorsam kimbilir dallara düşmanlığımı bayat bir başdönmesi - susmamak diye birşey kantutar beni yoksa - kantutmak diye birşey bırakma beni bırakma beni - çıldırırım diye birşey oysa düştüm develeri - düşlerimde uçaklar şimdi düşlerde başlayınca devrim - ne anladınız? devrim diye birşey - bir gecekondu tenceresinde demek ki önce devrim - ne anladınız? ve ölmek vazgeçilmez bir alışkanlıksa yorul ey gayrı akma ey su! çiçekler bırakınca renklerini biçimlerini resimler sakal salınca yaldızlı albümlerde eski bir türkü gibi bakışlarından belli bitkilerin sürüp giden yeşillerinden belli kalırız gündengüne yaşlanan sözcüklerde bir akşam saatinde günbatımında gözgöze gelmelerde ve içkiye yenilmelerde bülbüllerin öte öte bitiremedikleri kana benzer kan değil kan gibi korkunç ve karanlık kalırız birşeylerde ve kimbilir tanrımsılarda belki de çocukların hiç bitmeyen oyunlarında ve ölmek vazgeçilmez bir alışkanlıksa gülersin - menekşeler olur sesin - bırakıp gitmek gözlerine bakınca balıklar cıvıldaşmak - bırakıp gitmek bir avuç bulut içmek masmavi güvertelerde ağlamak tekil değil - ne anladınız?- bırakıp gitmek kalırız birşeylerde ve kimbilir tanrımsılarda böcekti karanfildi kemandı bonaparttı anarşistti burjuvaydı polisti kenediydi yoksuldu zengindi kıraldı soytarıydı soğuktu sıcaktı ılımandı of değil işte bu değil topunun sülâlesini! adamı tutup götürüyorlar geceyi burnundan getiriyorlar bütün kırbaçları bütün kelepçeleri bütün alçaklıkları adamı vurup öldürüyorlar geceyi bir daha yaşamak kolay adamı bir daha öldürmek zor siz bu tutanaktan ne anladınız öldürmek diye birşey - ne anladınız suçsuzdu diyorum - ne anladınız sefaleti yok etmek adamın düşü güzel günler düşünmek işi diyorlar bu kokan balığın başı tevfik fikret diyor devenin başı kime yüklemeli bu iğrenç suçu kime yüklemeli bu iğrenç suçu kime yüklemeli bu iğrenç suçu Benim karamsarlığım belki de bir demet gül - sevdiğim içimin büyük büyük aklığından geliyor belki de karam- [sarlığım biz ki petrolü kavuçuğu kahvesi ve kakaosuyla ve kastro'su zapata'sı amado'suyla sıcak ve kıvrak bir şarkı gibi düşünürüz atlantikaşırı bağımsızlığı biz ki bir vaşington sineği kondurup bir zenci dağa kanlı bir çocuk başı buluruz viyetnam'dan ve bazan öyle bir sızıyla sarsılır ki antenlerimiz sivaslı bir bağlamadan afrikalı bir tamtamdan daha ilkel ve yalınkat kalır o ipek öfkesiyle leonid kogan beni ısırdı - bilirim - 18'lerdemondros'larda demokrat suratlıydı bilirim bezirgan dişli hâlâ damlıyor kanım viyetnam'da kırılan dişlerinden ve hâlâ aç dolaşıyor başkent caddelerinde kurtuluş savaşı kahramanlarım çoğunun çoktan söndü ödü ocağı kalmadı çoğundan bir nişan bile işte bundandır ki benim birtürlü gülemiyor gülemiyor gülemiyor işte türkülerim of ooofff ne de çok seviyorum harita okumayı! sakarya sivas erzurum madrid seul havana hepsini hepsini anlıyorum alev alev budistleriyle saygon linkoln'ün mezartaşı vaşington ve süzgün gözlü kompradorlarıma kurtuluş istanbulu anlamak hem kolay hem kolay değil ne ölüm ne aşk ne de işsizlik ve ne de deniz deniz kabarması yüreğin ne içki ne çiçek ne dostluk ve ne de akşam saatleri dişi kentlerin insan bir anda bütün bir evreni birden yaşıyor kan sıçrayınca bağımsızlık bayraklarına Birgün çıkıp geldiler - anlamsız yüzlerini ve gülüşlerini - tüketimartıklarım üretimorganlarını ve eski külotlarını - çikletlerini çukulatalarmı getirip bıraktılar - tiklerini mi- miklerini çiğliklerini - gençkızların düşlerini getirip bırak- tılar - hergün hergün yeniden getirip bıraktılar - iplerini oltalarını konservekutularmı - süttozlarmı soyalarını sa- lemlerini - kısırlıkhaplarmı madalyalarını tasmalarını - bayraklarını bayrakyırtmalarını sövmelerini - anamıza bacımıza çocuğumuza - en çok önem verdiğimiz şeyle- rimize - üretimorganlarını ve tüketimartıklarım kullana- rak - tanrının ve isa'nın ve bizimkilerin izniyle - atlarını seyislerini çombelerini - tıraşlarını ve dişlerini getirip bı- raktılar - hergün hergün yeniden getirip bıraktılar - son- ra güzel güzel anlaşmaları - sonra güzel güzel sözleş- meleri - sonra güzel güzel paylaşmaları - asılmış- ların ve asılacakların izniyle - vedurmadan durmadan baltazar bayramlarını - sonra güzel güzel savaş uçakla- rını - radarları rampaları atombombalarmı - denizaltı de- nizüstü birşeylerini - bilinçaltı bilinçüstü herşeylerini - piekslerini bitekslerini bitpazarlarını - eroinlerini kokain- lerini getirip bıraktılar - hergün hergün yeniden getirip bıraktılar- ve sonra çekilip gitmediler gemilerine ve sonra çekilip gitmediler gemilerine ve sonra çekilip gitmediler gemilerine ve artık okadar çok şey getirdiler ki ve artık okadar çok şey getirdiler ki ve artık okadar çok şey getirdiler ki bağımsızlığa yer kalmadı ülkemde acılar ey acılar işsizlik acısı özgürlük acısı bağımsızlık acısı ey ve ey mızmız acılara direnmenin yoksul kahramanlığı ey hergün ölüm ey hergün ölüm toplanın birleşin bir olun acıların şâhı gibi gelin üstüme gelin ve bitsin şu iş seninle gelecek - çâre yok seninle bu tatlılık ey büyük acı gök incir nasıl ballanırsa acılardan acı koruk nasıl bulursa balların en sarhoşunu o işte o! gel benim darmadağın direncim gücüm emeğim çilem gel gel benim büyük acım gel ve bitir şu işi! kalaylardan mı gelirsin bolivya'lardan rio'nun favelalarmdan mı ispanya'dan mı viyetnam'dan mı zonguldak kömürlerinden mi gelirsin çukurova'lardan mı yellerle mi gelirsin ateşlerle mi uçarak mı koşarak mı yırtınarak mı gel işte gel gayrı gel gel gel de bitir şu işi elbet bir bildiği var bu çocukların kolay değil öyle genç ölmek yeşil bir yaprak gibi yüreği koparıp ateşe atmak pek öyle kolay değil hem öyle bir ağaç ki şu yaşamak denilen şey her bahar yeniden yeniden tomurcuklanır da yalnız bir bahar çiçeklenir a benim gülüm! elbet bir bildiği var şu benim bilenmiş bıçak gibi [yüzümün yaşamak bir köpek gibi tekmelenerek yaşamak öpülüp okşanıp kaldırılarak ne donkarlosun domuz ahırı ne senatör makdoların oda uşağı ne de hacıfışfışın kurban etidir demokrasi demokrasi denilen o haspanın - a benim gülüm lordlar kamarasına açılmaz kapısı beşikteki bebeler bile biliyor bunu artık biliyor ve unutmuyorlar insan kanıyla işlediğini o teksas tipi demokrasinin elbet bir bildiği var şu benim bilenmiş bıçak gibi [yüzümün elbet kolay değil öyle genç ölmek kore bir kan lekesidir akşamlarımızda sızlayan bir kopuk koldur hiroşima uçaklar geçtikçe çırpınan orda uzakdoğu'da gencecik yürekler gibi seğrîşir her bahar barış güvercinleri hiroşima çocuklarının burda benim ülkemde titreşip durur yeni barış güvercinleri insan karıştırıyor bazan ölmek mi yaşamak yoksa yaşamak mı ölmek bir karanfil takmak yakaya belki de bir orkide bir baloya gitmek gitmemek bir kumar partisi belki de onlarca hep birdir a benim gülüm onlarca hep aynı değerde afrika'da kaplan ve zenci avıyla bir atom savaşı ve toptan ölüm çocuklar büyümesin büyümesin tomurcuklar açmasın açmasın ve sularca akmasın o en güzel şey yaşlılar yaşamasın yaşamasın ocaklar tütmesin tütmesin ve yuvalar, gülüm benim gülmesin gülmesin çapraz iki çizgi ak bulutlara gâvur gözlü kargaları emperyalizmin amerikan bitpazarlarında dünya bir genişleyip alabildiğine daralıyor birden eliçi kadar ve dolar madalyalı bir yular gibi geçmiş boyunlarına ne güvercinin göğsündeki gökkuşağını görür gözleri ne karakarıncanın güneşe günaydınını ne de sevişir gibi işlemenin güzelliği titretir yüreklerini kongo bir açık bonodur belçikalı banker brodel'in kasasında ve mister gülbenkyan'ın purosunda enfes bir tütündür havana duymazlar çeliğin mavi kahkahasını tomurcukta çatlayan gücü görmezler gülüm satarlar bir akşam içkisine o cânım ülkelerin narçiçeği yarınlarını satarlar gülüm memedi memede vurdurup memedin tarla sınırında memedin karahaberini satarlar memedin memedine ve karagün - hangi karagün? - gelip çatınca davul davul yavruyu memeden koparır gibi koparırlar işleyen elleri işlerinden sokarlar ateşten ateşe gülüm soygun düzeninde göbek atarlar ne sevinç ne kıvanç ne güven bize onlardan kalan bir avuç yorgun umut zincirde bir vatan ve kanrevan türkülerdir İncecik boyunlu kıraç karpuzu dışı yeşil yeşil içi kırmızı yuvarlana yuvarlana geçer bulutlar meler yanık yanık bağlı bir kuzu nah şuramda koskocaman dağ benim nah şuramda ipincecik bir sızı ceylanları ceylan gibi çizmem ben çizersem hilâl boyunlu çiçekleri çiçek gibi çizmem ben çizersem nakış nakış akarım ince ince de olurum nehir nehir kavgaları kavga gibi çizmem ben çizersem türkü türkü yazmışlar benim için kocaman kitaplara dışı yeşil yeşil de içi kırmızı neylerim ben kitapları kocaman kitapları efendim okusun benim, canım efendim o kuştüyü salonlarda, canım efendim okusun da büyüsün benim efendim okusun da biliversin aklımdan geçenleri ben işte hep böyle azgelişmişim yâni ben çünkü evet azgelişmişim evet çünkü hayır fakat ben işte azgelişmişim çokçalışmış azgelişmiş ve işte yoksul düşmüş cephelerde mapuslarda aslanım aman kıtlıklarda kıyımlarda kurbanım aman seçimlerde sayımlarda ben varım aman kerpiçlerde küllüklerde hayranım aman şenliklerde şölenlerde ben yokum aman ben işte hernedense azgelişmişim çokçalışmış azgelişmiş ve işte yoksul düşmüş demiri de kömürü de sökerim aman buğdayı da pirinci de ekerim aman çilem budur benim işte çekerim aman evet çünkü hayhay fakat ben işte azgelişmişim yâni ben çünkü evet hayır fakat azgelişmişim ölüm kalım kıtlık kıyım ben varım aman bayramlarda seyranlarda ben yokum aman soygunlara vurgunlara hayranım aman vatan millet allah patron kurbanım aman kalabalık ve karanlık türküyüm aman benim için demişler ki kocaman kitaplarda dışı yeşil yeşil de içi kırmızı neylerim ben kitapları kocaman kitapları efendim okusun benim, cânım efendim okusun da biliversin aklımdan geçenleri okusun da açıversin gözünün şafağını turnalar çizeyim gurbetlerime ağıtlar düzeyim yiğitlerime kelepçeler vurulsun bileklerime okusun da büyüsün benim efendim yumuşacık salonlarda cânım efendim ve der ki şakıyan kuş yarılan nar deliren ateş bu ne çapraz gidiş hey bekleroğlu uşak matti seyretmez de breht'i efendisi puntila'sı seyreder bu ne çapraz gidiş hey bekleroğlu volga mahkûmları'na mahkûmlar değil aristokrat salonlarda efendiler içlenir damarı pir sultan damarı damarı robson damarı gelir uğul uğul yeraltı nehirlerinden gelir ve bulur yüreğimizi damarı kavga damarı bu ne biçim düzen hey bekleroğlu öfkesi sesinden büyük sesi ününden kocaman ruhi su'yu şu benim her dalı bin dert açan çıra-çakmak ülkemde şu benim yürekleri çıra-çakmak tutuşanlarım değil istanbul sosyetesi alkışlar 'gelin canlar bir olalım tevekkel tu taalâllah' vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım geçin sıcak ırmakları kuşlarım kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım Ay doğar bedir bedir yel eser ılgıt ılgıt sırıtır sıram sıram elkapıları elkapıları da kölelik kapıları kul olur yiğit ay doğar hilâl hilâl gün doğar devrim devrim sırıtır sıram sıram elkapıları elkapıları da kölelik kapıları kurtulur yiğit yeşili çin'den gelir bu kahkahanın kırmızısı afrika'lardan ve dünya dünya olur diyorum hey bekleroğlu yaşamak yaşamak gün gelir biz de görürüz yedi rengini deryaların gün gelir biz de ölürüz hey bekleroğlu yaşamak gibi güzel süzüp süzüp güneşi bereketlerden çin'den hindistan'dan amerika'dan taze bir kan gibi dolaşırız biz de bu yeryüzünü vatan topraksa eğer ormansa nehirse mâdense vatan işçiyse köylüyse aydınsa vatan yâni yapıp yaratmaksa herşeyi yenibaştan sevmeyi yenibaştan alkışı yenibaştan bir hesabı vardır bunun sorulur bu hesabı soracaklar bulunur akgün karagünden öcünü alır birgün ürker altunlu yiğitliğin senin ey bunak düzen ürker bu yağma saltanatın o kanlı karanlıktan kopup gelen bebeğin güneş renkli ilk çığlığından lenin'ler olur bu çığlık hey bekleroğlu marks'lar mao'lar mevlâna'lar mustafa kemaller olur hey bekleroğlu galile'ler gagarin'ler adsız ustalar ve sen olursun işte hey bekleroğlu kıtlıklarda kıranlarda kurtuluşlarda uyan ey köşem bucağım kırıkkolum iğriboynum sağırkapım dilsizim vaktidir direnmenin vaktidir şimdi karalasın göbeğinde güzel gün karalasın göbeğinde mutluluk karataş çatladıçatlıyacak proton -1 mariner - 4 anamın aksütü gibi biliyorum ki aynı kafadan doğma aynı ellerden çıkmadır ve aynı amaçlarla dönmeseler de uzayda anamın aksütü gibi biliyorum ki bir mariner işçisi de özlemektedir [barışı en az bir proton işçisinin sevdiği [kadar Silâh ve şarkı ben bütün karanlıkları bunlarla yendim sesimde benim iki yumruk gibi yanyana dövüşüyorlar spartaküslerle viyetkonglar yüreğimde benim ette bıçak gibi yatıyor yarım kalan şarkıları yiğitlerimin öfkemde benim çok dallı bir ağaçtır özlemek doymadan gidenlerimin gözbebeklerinden yürüdüm üstüne üstüne bunca yıl geçtim dikenlitellerini yasakların bir bir tavında demir tavında toprak ve tavında yürek gibi kabarık ve alıngan dokundum ateşli kabuğuna güzelin iyinin gerçeğin soyundum kötülüklerden çırçıplak dünyanın tepesinde bir avuç hışır karga kanat çırpsa uykuları karışır yağmalanmış emeklerden gelir soylulukları yağmalanmış özgürlüklerden dinleri imanları vurgun kelepir toprağın memeleri altun ışıltılı kumları kıyıların emeğin çiçekleri hep onlar için hep onlar için takvimlerin mutlu günleri içimizin karanlığı soframızın öksüzlüğü hiç gülmemesi yüzlerimizin hep onlar için adları morgan da osman da filân da olsa isacı da olsalar muhammetçi de iki dallas domuzu gibi benzerler birbirlerine karagünler için kaldırırlar kadehlerini adanalı bir toprak ağasıyla detroit'li bir otomobil fabrikatörü dünyanın tepesinde bir avuç hışır dinleri imanları vurgun kelepir şarkılarda bile istemezler güzel günleri ve bacakları çörçil zaferi çizerken havalarda musolini'nin öter faşizm düdücükleri yanki go hom çaçaca maydarling amerika maydarling amerika Bir oğlum olacak adı temmuz uykusuz korkusuz beter mi beter ben beynimi satarak yaşıyorum o benden proleter bir oğlum olacak adı temmuz karataşın göbeğinde aşk karataşın göbeğinde barış karataş çatladıçatlıyacak bende bitmeyen kavga onda yeniden başlıyacak bir oğlum olacak adı temmuz öfkede benden fırtına sevgide deniz ne samanyollarının ulu kervanları susuzluğumun ne kutupşafaklarında tanrılaşması ilkelliğimin temmuz gibi sıcak ve bereketli temmuz gibi uçsuzbucaksız bir oğlum olacak adı temmuz dilinde en güzel sesi türkçemin kulağı en yiğit şarkılarla delik korkak bir merakla değil yıldızlı karanlığı vivaldi'yi dinler gibi okuyup anlıyacak ve belki de sütdişleri sürerken balaban bir bursa şef- [talisine ay'dan kendi sesini dinliyecek vahşi bir çiçek gibi açılmış gözleriyle ben ki yalınayak bastım kızgın dişlerine açlığın iri bir çizme gibi balkanlar'a basarken faşizm dağlarda silâh atmayı sevdim ben ki silâh taşıdım gizli gizli dünyanın bütün devrimlerine boşuna dönmüyor bu rotatifler boşuna bağırmıyor bu kara boşuna dinlemiyor bu korku kapımızı anamın aksütü gibi biliyorum ki doyumsuz günlere doğacak temmuz doyumsuz günler görecek hani şu hep andıkça sızlatan yüreğimizi hani şu hep dalıp dalıp gittiğimiz andıkça beklediğimiz beklediğimiz beklediğimiz ve tam görecekken göçüp gittiğimiz günler [gibi günler ama mutlaka karataşın göbeğinde aşk karataşın göbeğinde barış karataş çatladıçatlıyacak ben direndim yorulmadım o yorulup yıkılmıyacak vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım geçin sıcak ırmakları kuşlarım kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım ankara/temmuz 1965

MASAL KOKUSU Ben bu kapıları bir bir açarım açmasına ama kırarım Şehzadelerle gitti ölü devin altın anahtarları Masallara dönük yüzlerinizde o hiç eksilmeyen kaygu O donuk maviliği masal cennetlerinin Bırakın işte gözleriniz alın işte yumruklarınız ama siz aptalsınız aptalsınız Birgün masallaşırsam görün işte cüceliğimi Aktıkca büyüyen sulardı benim şarkılarda aradıklarım Ben bu kapıları bir bir kırarım kırmasına ama siz korkaksınız Daha çocuk bile değilsiniz siz Devler çizersiniz altın sarayların kapılarına sonra durup ağlarsınız ağlarsınız Bu kan sizin kanınız , evet ama ya siz kimsiniz Neden böyle yorgunsunuz neden böyle aldatılmış Alıcıkuşlar döner ürpertili etlerınize Mumyaların gölgesinde piramitler dikersiniz Atı otu iti eti bırakıp gerçek saraylarda sürülerle kaçarsınız kaçarsınız Aktıkça büyüyen sulardı benim şarkılarda aradıklarım

ORANLAMA Bir sen eksiktin sarıyıldız hoşgeldin Geç bakalım karşıma benimle içer misin Ağlar mısın içince burnuna çeker misin Gözyaşların yakabilir mi dudaklarımı Ama neden titriyorsun öyle sarıyıldız Bak ben su taşıyorum ince elekle İğne deliğinden dünyayı geçiriyorum Bak ben aklıma uyup sarıyıldız Durmadan aklımı şaşırıyorum Sen beni kaçıncı binden tanıyorsun ki Hadi bana çelik mavisi bir gece getir Hadi dostlukları tek tek koparıp getir Alnımdan öp beni e mi, yitik sıcaklığımı getir Gençliğimi çılgınlığımı deli günlerimi getir Ne o sarıyıldız sen de mi ağlıyorsun


ŞAİRLERE DÖN








                
copyright by image and more
     
Anasayfa

Şiirlerim
Şiirleriniz
Şairler
Yabancı Şairler
Halk Ozanları
Denemeler
Sesli Şiirler
E-Kart
Dört Dörtlük

Fotoğraflar
Karikatürler
İlginç Resimler
Animasyonlar

Hikayeler
Güzel Sözler
Sevgiye Dair

Medya Linkleri
Nevşehir
Linkler
Biyografim

     
LOTTO şans sayılarınız için tıklayın!