ÖZKAN KARACA







Hüzün Anılar

Yüreğimin yangını intizara sürüklüyor, günlerimin sızısı ıssızlığa
itiyor, düşlerimin batan kayığı hiçliğe gömülüyor, kafam seni
resmederek sessizliğe atıyor. Kalbim seni heceleyerek sensizliğin
hüznünde yakarışım
adımlarına yayıldı, gözlerinin kuru penceresine yazdığım satırlarım
kaldırımlara atıldı. Gözlerim yaşla yırtılarak, gönlüm yasla
kırılarak seni anı paketine sararım. Duygularım acı aşla beslenerek,
düşüncelerim aşk çıkmazının sokağına seslenerek seni ararım.
Hayallerimin aynasından kopmayan, rüyalarımın penceresinden çıkmayan
sen... Sensizlik feneri elimde, sensizlik teri dilimde... Sayfalar la
karalanarak, günlerin ölü donukluğuyla paralanarak seninle kapanırım.
Gölgen tanların kanlı kızıllığında ellerimde tutuldu, gözlerin zihin
tutkalında anların kara perdesine yapıştı. Film şeritleri kafa
raflarına itildi, ara sıra raflardan anıları çıkarak izliyorum. Bazen
ise benden tarafa dönerek gülümsemeni ısırıyorum... Sözlerin sözlerimi
kovalayarak, gözlerin gözlerimi kapatarak sevda damlasını içmiştim.
Buradan son çıkışınla yüreğim harabeye dönerek senin özleminle
zamanım hüzün tutuyordu. Sensizlikle sarsılarak ruhumun izine sokulan
ismini hicran yutuyordu. Hüzün selleri anılara doğru sürüklüyordu...

Özkan Karaca




Hüzün Yağmuru

Genç adam gecenin karanlık örtüsünde ruhunun hazin yankısı çığlık
kopartarak sahilde yürüyordu. Dilinde dökülen özlem ve söylemler
uzaklığın kanlı deresine itilmişti. Dişinde sıkışan kırgınlıkla
hayallerinin fotoğrafı karanlığı ısırmıştı.
Seni diyordu genç adam ‘ - Seni geleceğimin atlasına gül olarak
ekmiştim, günlerin başaklarında seni görmüştüm, canım seninle
cananlığa kavuşmuştu. Şimdi ise yüreğimin dileğine çıkılan hayal
merdivenlerinden düştüm. Gözlerimde ve gönlümde hüzün yağmuru
döktüm...’

Ruhunun hazin kamcısı acıyla döverek başı düşmüş, dizleri eğilmiş
olarak ağır ağır yürümeye devam etmişti. Kulaklarını şaklatan
dalgaların sahile vuran sert tokadı, kalbini yaralayan dert sakatı
her yanını sarmıştı, her anı ruhunu tırmalayarak artmıştı. Boğazı
ışıklarıyla öpen karşı kıyının betonuna gözleri takıldı.
Genç adam ‘ - İşte sevdiğim şu evlerin kör penceresinde ikamet
ediyor. Acı aşkların fısıltısı duvarlarını ıslatmış Kız kulesinin
üstünde bulunuyor. Tarih kokan, heybeti ile Haydar paşayı tutan,
boğazın maviliğine gülümseyen kışlanın yakınında, Selimiye
mahallesinde sevdamın ayaklarını vurduğu yerdir ‘... Başında hüzün
yağmuru akar, soğuk ürpertiyle denizin ağlaması bakar. İntizarın
hicranında ufuklar karanlık balçıkla kararak gönlü sararmış, umutları
sönmüş, hayalleri yıkılmış olarak geleceğin perdesini kav la
tutuşturarak yakar. Hüzün yağmuru şiddetlenmişti... Kederin kader
alnında terlemeye başlamıştı. Ruhunu ıslatan hüzün yağmuruyla
sarsılmış ve kederle terleyen kalb titremiş olarak sahilin çapağı
olan taşın beline yığıldı. Başını ayaklarının arasına sıkıştırarak
söylenmeye başlar
‘ Ey aşk acısı, ey gönül yarası, ey derdin karası... Sana sığınırım,
Sevgimin adını düşlerim... Onun yokluğunda sürgün kaldım, günlerim
onsuzlukla zindan oldu. Bir çıkış ver, bir ferahlık ser. Hani gözleri
gözlerime kilitleniyordu, hani sözleri sözlerimi sarıyordu bir
zamanlar’... Zihnine film şeritleri yayılır, anıların sahnesi açılır.
Ela gözleri karanlığı yırtan ayla kendisine bakmış, siyah saçları
denizin dalgasında ellerine düşmüş, oval çenesi ufukların köşesinden
bakarak gözlerine çökmüş, güzel yüzü sahilin ıssız belinde kafa
odasını kırmıştı. Derbeder durumda sürüklenip duruyordu, sevda
ölümünün soluğunu yutarak hüzün yağmuruyla: Duyguları kanlanış,
sözleri kurumuştu.
Dudaklarına yapışan hüzün melodisi tütsülenir, karanlık siyah saçın
dalgasına. Öylece durup izler sevdiğinin hayalini...İkametgahı
gözlerine batarak gölgesi yanı başında buluşmuştu. Gölgeye sorar ‘ Ey
hayal sulületi karanlığın aynasından çıkarak ellerimi tutsan,
geleceğimizin inşasını beraber kursak‘... Hayal sulület donuk kalır,
ağzından tek kelime, gözlerinde bir gram bakış görülmez gözleri
kapalı, hayattan kopuk, cansız et yığını gibi durur. Genç adam
yaklaşır, hayal geriye çekilir. Genç adam adımlarını hızlandırır,
hayal de gerisin geri hızlanır. Daha çabuk kavuşma özlemiyle
kollarını açar, feryat koparır. ‘- Ey canım benim niye kaçarsın
benden, niye uzak kalırsın yardan. Gel ellerimi tut, gel gönlümü
nefesinle yıkat’... Hayal cesedi Boğazın dalgasını yararak
Selimiye’nin duvarlarına sokularak kaybolur. Karabasanlar bedenini
tutarak kahkahalarını kafasında yankılandırırlar. Hafakanlar
ayaklarına serilerek denizin çağıran sesine itekler. Hüzün yağmuru
ıslattığı gibi denizin çağıran kolları gözlerine çarparak: Gel
diyordu. - Senin yangınını söndüreyim, hüzün yağmurundan kaç, esaret
ayaklarını bana dokundur, senin bedenini karanlık derinliğimde
kapatayım. Aşkın keder kalemi yüreğine bir kere yazıldı mı iz kalır,
kalbinde hep sızısını hissedersin. Genç adam öylece durur
düşüncelerin dehlizinde dolaşır. Karanlığın alnında çağıran ses,
kalbinin acı nefesi buhramlara atarak çıkmazlarda bocalıyordu. Hüzün
yağmuru artmış artık meçhulün adresine sürüklüyordu ‘ Ya ölümün
vuslatında hayata son vermek, yada yeni bir hayatın menzillerine
uzanmak. Başı kah denizde batıyordu, kah sahil yolunun uzaklığına
çevriliyordu. Bir kedi gelir ayaklarına dolanır, kedinin mırıltısı
silkeler kendisini. Yorgun ayaklarını isteksiz sürükleyerek sahilin
karanlık ağzına girerek kaybolur. Sahilin tokadı artar, kedinin
mırıltısı denizin tokadına yanıt verir

Özkan Karaca