FİKRET OKAL



EVLİLİK VE KADIN(makale)


Evlilik Nedir? Bir sosyal kurum mu? Birbirini tamamlayan
iki eşten oluşan bir yapı mı? Yoksa birbirini kandıran, hayatları
yalanlar manzumesinden oluşan iki eşin meydana getirdiği bir
birliktelik mi?
Aslında hayatındaki en önemli şeyin özgürlük olduğuna inanan biri
olarak bu tanımlardan herhangi birini içselleştirdiğimi sanmıyorum.
Ama yine de evlilik çok katı kuralları olan, aktörleri iki, zaman
zaman yardımcı oyuncuların katılımıyla –eşlerden herhangi biri farklı
bir heyecan yaşamak için kenarda tuttuğu sevgili. Ki bu kendisine
saygısı olmayan insanların başvurdukları bir yoldur. Çünkü kendisine
saygısı olan bir insan eşine de saygı duyduğu için böyle bir yola
başvurmaz.-kalabalıklaşan bir tiyatro oyunudur bence. Neden bir
tiyatro oyunu? Hemen açıklayayım: Çünkü her iki eşte sürekli rol
yapar. Rolünü en iyi yapan eş,bu rolünü yapmanın verdiği güveni diğer
eş üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanır.Bu baskılar da zamanla
sorunlar yumağına dönüşür.Evlilikte çok az çift doğal olmayı
başarır.
Genelde eşler arasındaki sorunların kaynağına baktığımızda karşımıza
çıkan en önemli sorun: eşlerden birinin diğerini kendine benzetmeye
çalışmasıdır. Bu benzetebilme çabası ne kadar kısa sürerse evlilik
yaşamı o kadar rahat geçer. Ama benzetme yerine eşler arasındaki
farklılıklar ortaya çıkarsa gel gör ki sorunlar şekillenmeye başlar.
Bu sorunların nedenlerinden biri de eşlerin fiziksel ya da ruhsal
olarak birbirlerini tanımamalarıdır. Gelenekçi, muhafazakâr ve
ataerkil toplumlardaki evlilikler genelde –son yıllarda azalsa da
hala yaygın olarak sürmekte- görücü usulüyle yapılan evliliklerdir.
Bunun sonucu olarak evlenen çiftler, birbirlerini yeterince tanıyacak
flört dönemini yaşayamazlar. Hatta bazı çiftler ilk kez gerdek
gecesinde görürler birbirlerini. Ve birbirini hiç tanımaya çift ilk
cinsel deneyimlerini bu yoğun düşünce ve stres altındaki gecede
geçirecekler. Bu travmatik duygular altındaki çiftlerin, gecenin
anlam ve önemine uygun bir şey yaşama şansları da zaten kendiliğinden
azalıyor.
Bu evliliklerin doğal bir sonucu olarak eşler, birbirlerine karşı
bir güvensizlik yaşarlar. Hiç tanımadığınız birine cinsel
dürtülerinizden bahsedebilir misiniz? Ya da vücudunuzun haritasını
ifşa edebilir misiniz? Ya da karşınızdakinden ne beklediğinizi, neler
istediğinizi söyleme cesaretinde bulunabilir misiniz? Hiç sanmıyorum.
Bu durumda eşler gerek fiziksel gerekse ruhsal doyuma ulaşma
safhasında eksik kalınca bu eksikliği giderecek alternatifler zamanla
kendiliğinden ortaya çıkar.
Hatta erkek egemenli toplumlarda kadının cinsel istek ve arzularının
olabileceği gerçeği yadsınmaktadır. Bu tip toplumlarda kadın çoğu
zaman cinsel bir objedir. Çünkü erkek gücü ve iktidarı temsil eder.
Bu güç ve iktidarı üzerinde deneyeceği denek de maalesef kadın
oluyor. Hatta bu bağlamda kadının cinsel tercihleri de çok zaman
ayıplanmış, göz ardı edilmiş ya da yatak odasıyla
sınırlandırılmıştır.
Muhafazakâr toplumlarda cinsellik; hep ayıplana gelmiş, tehlikeli
bir kimliğe büründürülmüştür. Kısacası cinsellik fiziksel olarak hep
dört duvar arasına ya da düşünsel olarak bilinçaltına bir zip dosyası
misali sıkıştırılmış, belirli aralıklarla çıkmasına – ancak toplumun
kabul gördüğü durumlarda- izin verilecek şekilde hapsedilmiştir.
Böyle toplumlarda insanların çoğu cinsellik denilen olguyla ancak
gerdek gecesi nam-ı diğer ilk gecede tanışma şansını yakalıyorlar.
Birbirini tanımayan iki insan birbirinden ne isteyebilir ya da neyi
nasıl isteyebilir o da ayrı bir konu. Bu tür evliliklerde eşler
fiziksel ya da ruhsal olarak doyuma ulaşamadıklarından toplum
yapısının zorla bilinçaltına hapsedilmesine neden oldukları cinsel
dürtüler zamanla taciz ve tecavüz şeklinde tezahür edebilmektedir.
Taciz ve tecavüz olaylarına baktığımızda bu olayların büyük
çoğunluğunun bu tip toplumlarda cereyan ettiğini görmekteyiz. Buna
bağlı olarak da eşler arasında aldatma eylemi baş gösterir. Ama
toplum olarak aldatma eylemine yüklediğimiz anlam o kadar sığ ki
olayı ne kadar kavradığımızı da gözler önüne sermektedir.Oysa kaçımız
aldatma olgusuna sosyolojik açıdan yaklaşmakta,bunu psiko-sosyal bir
vaka olarak algılamaktayız.
Oysa modernite sorunsalını aşmış toplumlarda olay çok farklı bir
şekilde karşımıza çıkmaktadır. Cinsellik diye bir sorunla pek
karşılaşılmaz. Bireyler düşünsel olarak çok özgür olarak yetiştikleri
için cinselliği çoğu zaman sadece fiziksel bir paylaşım olarak
değerlendirmektedirler. Bunlar, muhafazakâr ya da gelenekçi
toplumlardaki insanlar gibi zamanlarının büyük bir bölümünü fantezi
kurmakla ya da gördükleri her bayanla beyinlerinde birlikte olup
doyuma ulaşmakla değil enerjilerini toplumsal olaylara, bilimsel ve
teknolojik gelişmelere ayırırlar. Bunun sonucu olarak da birçok
alanda diğer toplumları kendilerine bağımlı kılarlar.
Aslında evlilik bir bakıma toplumun zorla isimlendirdiği bir
kurumdur. Kurallarını,içeriğini, çerçevesini hep toplum belirler.
Yani kısacası senaryoyu toplum yazar eşler de oynar. Yalnız eşlerden
birinin rolünü iyi oynamaması oyunun zamanla karmaşıklaşmasına neden
olabilmektedir.
Feodal toplumlarda ezilen, hırpalanan, taciz edilen, tecavüze
uğrayan ve şiddete maruz kalan genelde kadın olmuştur. Oysa tarihsel
süreci iyice analiz ettiğimizde ilkçağ toplumlarında, mitolojide,
Antikçağ’da kadının hep kutsandığını rahatlıkla görebiliriz.
Kadınlar, Mezopotamya’da, Anadolu’da, Karadeniz’de ( Amazon
Kadınları) hep önem arz eden karakterler olarak tarihteki yerlerini
almışlardır. Nasıl ki Tanrıça Tavananna kralın yetkilerini kullanacak
kadar kudretli olduysa, Kibele Anadolu’ya bereketiyle hayat verdiyse,
Athena koca Zeus’u dizginleyecek kadar zekiyse, Hürrem Sultan, Kösem
Sultan Koca İmparatorluğa hükmedebildilerse, nasıl ki Anadolu kadını
sırtında ya da karnında çocuğuyla cepheye koşacak kadar özgürlük
sevdalısıysa bugün de kadınlarımız o gücü ve zekâyı kullanarak
sosyal, siyasal ve ekonomik hayatta çok önemli roller üstlenebilirler
ya da üstlenmelerine olanak verilmelidir.
Kısacası doğurganlığın simgesi olan, sosyal hayatımızın en önemli
parçası olan kadınlarımıza artık gereken değeri vermeliyiz. Hem de
hiç geciktirmeden. Onlar, arkamızda değil yanı başımızda hatta
gerektiğinde
Önümüzde olmalıdırlar. Nasıl ki bir binayı dikmek için sağlam bir
temele ihtiyacımız varsa sağlıklı bir toplum ve sağlıklı nesiller
için de kadınlarımıza ihtiyacımız olduğu gerçeğini daima göz önünde
bulundurmalıyız.

FİKRET OKAL