MEHMET NURİ PARMAKSIZ




GÜNÜMÜZ ŞİİRİ VE ŞAİRLERİ HAKKINDA ELEŞTİRİLER


Şiirin her devirde tartışma yaratan bir sanat dalı olması, bir anlamda, onun cazibesinden ileri gelir. Friedrich Hegel’in, “ Güzel sanatların en üstünü ve en zor olanı şiir sanatıdır.” söyleminin altında yatan gerçek de, bu olmalı herhalde. Geçenlerde bir şair, “Hocam, şiir sanat için midir, yoksa toplum için mi?” diye sorunca, bu meselenin hâlâ hallolmamış olduğunu gördüm. Cevap vermeden önce, “sizce hangisi?” dediğimde,“Valla, şiiri ben, kendim için yazıyorum; hangi şair şiirini, sanatı ve toplumu düşünerek yazmış ki?” sözlerine karşılık, “bir anlamda haklısın; ama kendin için yazdığını paylaştığın zaman, şiir toplumun hizmetine girmiyor mu, yazdığının güzel olması için sanat yapmıyor musun, sonuçta yazdığın şiir, bir sanat eseri olmuyor mu?” dedim. “ Haklısınız oluyor ve ben bunu hiç düşünmemiştim” cevabına sonra, T. S. Eliot’ın, şu sözlerini hatırlattım, o şair arkadaşa: “ Hiçbir ozanın, hiçbir sanatçının tek başına tam bir anlamı yoktur. Onun anlamı, değerlendirilmesi, ölmüş ozan ve sanatçılarla olan bağının değerlendirilmesidir.” Şiir yazıyoruz ama niye yazdığımızı ve nasıl güzel mısralara ulaşacağımızı, pek düşünmüyoruz gibi geliyor bana. Günümüzde, bazı şairlerin aklını sırf meşhur olmak konusuna taktığını görüyorum. Oysaki bu arkadaşlarımız şunu iyi bilmelilerdir ki, yazdıkları şiir, her yönüyle güzel olduktan sonra, o ün, onları mutlaka bulacaktır. Bu konuda Selahattin Eyüboğlu, “ Şöhret, sanatın samimi gayesi ve mükâfatıdır.” der; ancak, okumadan, geleneği ve şiir tekniklerini bilmeden, yazacaklarımızda, hem duygu hem de mana noktasında, neyi nasıl anlatacağımızı düşünmeden, bu yolda muvaffakiyet elde edileceğimiz hayali pek inandırıcı gelmiyor bana. Valery’in, şiir ve sanat eseri konusunda söylediklerini, mantık süzgecinden geçirip kabullerimiz ölçüsünde kendimize bir yol çizmemiz gerektiğine inanıyorum: “ Gerçek şiirin, asıl sanat eserinin kendi varlığından başka bir amacı yoktur. Şiir, kendisiyle başlar, kendisiyle biter. Bütün soyluluğu da buradan gelir.” Günümüz şairlerinin çoğu, şiiri sadece duygudan ibaret zannediyor ve yanılıyorlar. Şiirde bir biçim kaygısı olamadan, söyleyişte bir incelik bulunmadan, duygu ve mananın çatısı altında teknikleri birleşmeden, şiirin sadece ilhamla ortaya çıkabileceğini iddia etmek, gerçek şiirden ne kadar uzaklaştığımızın göstergesidir. Bugünkü şairlerin içine düştüğü durum, işte budur. Kelimelerin şiirdeki yeri ve önemini anlamazsak, Türkçenin güzelliğini yazdığımız şiirlerde duyuramazsak, işimiz gerçekten de çok zordur. Bu sözlerimle yanlış anlaşılmak istemem; şiire bu konuda vakıf olmayanların şiir yazmaması değildir demek istediğim, sadece, şairliğin ne kadar zor bir iş olduğunun anlaşılması adına, bunların bilinmesi gerektiğini söylüyorum. Melih Cevdet Anday’ın- ki bu şairimiz O. Veli’yle beraber serbest şiirin ve Garip akımının başlatıcısıdır- söylediği şu sözlere, aslında bütün şair ve müteşairlerin, kulak vermesi lazım: “ … duygular, düşünceler sözcükleri değil; sözcükler duygularımı, düşüncelerimi yönetiyor. Ressam Degas’ın: “ Çok güzel duygularım var, ama şiirde başarıya eremiyorum. Neden?” diye sorması üzerine Mallarme, çok ünlüdür, “ Dostum” demiş, “ Şiir sözcüklerle yazılır. Herkesin duyguları, düşünceleri var, yetseydi herkes şair olurdu.” Anlaşılamayan budur. İçinden geldiği için mimar ya da mühendis olmaya kalkanı görmüyoruz. Demek sanatların en kolayı şiir ki, duygulara, düşüncelere dayanılarak şair olunabileceğine inanılıyor.” Haşim’in, “O Belde” şiirinde geçen, “ Melâli anlamayan nesle aşina değiliz” mısraındaki gizli gerçeği göremeyenlerin, “gerçek şiire” ulaşabileceklerine inanmıyorum. Şiir sanatını anlayabilmek için, bu konu hakkında kafa yormuş şairlerin poetikalarını, sorgulayıcı bir üslupla okumanın şiirimize ve şiire bakış açımıza katacağı o kadar çok şey var ki… Şu inadımızdan vazgeçip de bir okumaya başlasak, şiirin ne kadar ciddi bir iş olduğunu anlayacağız. Şiiri gereksiz yere uzatanların, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın, “ En az sözcükle yazılmalıdır şiir” tanımından haberleri yok herhalde. Gelenek noktasında, “ büyük şiire” ulaşmış şairlerin şiirlerinden ders almayanların, Cemal Süreyya’nın deyimiyle, “şiirin, şiirle öğrenileceğini” bilmeyenlerin, kendilerini tatminden öte yol alamayacaklarını düşünüyorum. İnsanın kendini kandırması kolaydır, dinletilerde ve şiir çevrelerinde aldığımız alkışlar bizleri yanıltmasın; çünkü yanlışlarımızdan dönmezsek ve kendimize ait bir “şiir dili” oluşturamazsak, bu şair bolluğu içinde, özgün niteliklerimizi ortaya koyamazsak, sonuç hiç de tahmin ettiğimiz gibi olmayacaktır. Zaman kaybetmeden, “ Şimdi ne güzel yeni baştan- Yürümeye ve sevmeye başlamak” diyen Melih Cevdet gibi, şiirimiz adına okumaya, araştırmaya, başta kendi şiirimizi ve sonra evrensel şiiri öğrenmeye başlamamız lazım. Şiirimizi ilimle, teknikle ve bilgiyle yoğurmazsak; “ ilimsiz şiir, harcı ve hesabı olmayan duvar gibidir” diyen Fuzuli, bu sözünde haklı çıkacak ve şiirimizi sağlam temeller üzerine oturtmadığımız sürece, zaman, emek ve uğruna birçok şeyimizi harcadığımız şiirlerimiz kağıttan duvarlar gibi sanatın acımasız eleştirisi ve zamanın yıpratıcılığı karşısında, yıkılıp gidecektir. Bu konuda ciddi düşünenlerin, Ziya Osman Saba’nın, “ Geç Kaldık” adlı şiirindeki gibi, şiirleri adına geç kalmaktan dolayı hayıflanmamalarını diliyorum. “Geç kaldık, Yârâb, geç kaldık!.. Şu hayât işte, gök, dallar, gün, Bizi sardı, Yârâb, geç kaldık… Bırakıp fazlasını ömrün Koşup sükununa ermeğe, Koşup sana hesap vermeğe Geç kaldık, Yârâb, geç kaldık...” Okumamamız ve bir anlamda şiirlerimiz adına eleştiriye açık olmamız, bizi devamlı yanlışa sürüklüyor; bir an önce gerçekleri görmek zorundayız; yoksa çok geç olacak. 1959 yılında yapılan bir söyleşide, “Türk şiiri için neleri zararlı buluyorsunuz?” sorusuna, Atilla İlhan’ın verdiği cevap enteresandır: “ Başta siyaseti, sonra Orhan Veli’yi.” Atilla İlhan, o günlerden -belki de- bugünleri görerek söylemiştir o sözü. Serbest şiiri, her şeyiyle “serbest” zanneden bir neslin yetişmesinde, bir anlamda, suçlu bulmuştur Orhan Veli’yi. Aslında O. Veli, tam da şiir estetiğini değiştirmeye başladığı bir dönemde, talihsiz bir şekilde aramızdan ayrılmıştır; ama onun şu sözü bile, serbest şiirin sanıldığı kadar kolay olmadığını anlatmaya yeter: “ Kolayca okunabilen bir şiirin, kolayca yazılabileceğini mi sanıyorsunuz?..” Bu tarzda yazılmış şiirlerin basit bir şekilde yazılmış gibi görünmesi aldatmasın sizi. Orhan Veli’nin alt kültüründe nelerin olduğunu bilmememiz yanıltıyor bizleri. İşte bütün bu yanılgılarımız, şairleri gerçek manada tanımayışımızdan ileri geliyor; şiirleri dışında şairlerin şiir hakkında neler söylediğini bilmiyoruz, “ondan, bundan” duyduklarımızın doğruluğunu araştırmadan anlatılanlara körü körüne inanıyoruz? Artık bu yanlışlardan dönmenin zamanı gelmedi mi diye sormak isterim şairlere? Montaigne, “ büyük şiir, aklımızı allak bullak eder” diyor, aslında gerçekleri bir görebilsek ve gelenekle, gerçek şiirle bir yüz yüze gelebilsek, bir“aydınlanma dönemi” yaşayacağız. Şiirlerinin çoğunu serbest tarzda yazmış olan Nazım’ın şu sözlerini, hece ve aruza önyargı ile yaklaşan ve taassup derecesinde serbest şiir tarzını benimseyenlerin dikkatine sunuyorum: “ Ben kendi payıma bir iki iyice şiir yazdımsa, bunların tümünün içeriğini önceden iyice pişirdim. Sonra en uygun biçimlerini ne çeşit uyakla ( kafiye ile), ne çeşit ölçü ile yazılabileceğini, boyutunun aşağı yukarı ne olabileceğini, dilinin edâsını, çeşnisini, peşinen kestirmeye çalıştım. Yani çok zahmetli bir çalışmadan sonra işe koyuldum.” Günümüzde, çoğu kişinin kendisini şiirin üstadı olarak görmesinin nedeni, biraz da cehaletten ileri geliyor. Bu konuda, Yahya Kemâl’in, “cehâlet, esâretten kötüdür.” sözünü hatırlatmak isterim. Yani, “İnsan bilmediğinin cahili, bilmediğinin düşmandır her zaman.” Kabullerini araştırmadan, okumadan ve belli bir sorgulama neticesinde oluşturmayan şairlere, doğruyu göstermek de, her geçen gün zorlaşıyor. Kulakları alkışlara alışmış şairlerimizi eleştirmeye kalktığınız zaman- ki onların daha güzel şiirler yazması adına bunu yaptığınızı da anlamıyorlar- birçok şeyi göze almak gerekiyor. Çağımızda, milletvekili dokunulmazlığı gibi, sanki şairlerin de bir dokunulmazlığı var. Bu şairlerin şiirleri hakkında düşüncelerinizi söylemek ve eleştirilerinizi sunmak için, “Müteşair Bakanlığı”ndan izin almanız gerekiyor ve bu müsaadeyi alabilmek de öyle kolay bir iş değil. Peki şimdi soruyorum size: Gerçek manada şair olanların, eleştiriye açık olmaları gerekmez mi? Şiirlerimiz ve sanat konusunda, birisi bizi eleştirdi diye, o kişiye küsmek ve hemen savunmaya geçmek de ne oluyor? Sanatta iltimas olmaz; bir şiir güzelse güzeldir, beğenmediğimiz bir şiiri alkışlamak zorunda değiliz. Eleştiri ve tenkitlerimizde kırıcı olalım demiyorum; hiç olmazsa, beğenilerimizde objektif olalım diyorum. Hep alkış, hep alkış… Beğenmediğimiz bir şiire karşı sükût etmek varken, neden o şiiri alkışlarız? Aslında her şey ortada. Eleştiri ve alkışlarımızda objektif olalım yeter. Geçmişle bugünü karşılaştırıyorum da, ilgi yönünden pek bir azalma söz konusu değil; ama şiirin okunması noktasında durum, hiç de iç açıcı değil. Şairlerin kendi imkânları ile bastırdıkları şiir kitapları, ancak eşe dosta hediye ediliyor ve sınırlı sayıda insana ulaşabiliyor. Dergiler ve internet sitelerinde şiirler yayınlanmaya devam etse de, gazeteler açısından şiir çok önemsenmiyor. Ezberinde 5-10 şiir olan, şiir defteri tutan öğrenci veya insan kalmadı gibi. Teknolojik gelişmelerin de tesiriyle, şiir okunmaktan çok “dinlenmeye” başladı çağımızda ve bu noktada “şiir yorumcuları” sayesinde, Türk şiiri, manzum hikâye tarzı şiirlerin istilasına uğradı denebilir. Gösteri amaçlı bu tarz dinletilerin şiire karşı ilgiyi artırması, olumlu bir etki sayılsa da, “ticari kaygı” neticesinde yazılan şiirlerin, şiirimizin kalitesini düşündürdüğü de bir vakıadır. Peki, ne yapmamız lazım o zaman? Bir kere, devrin estetiği ve insanların istekleri, belli bir süre daha şiirimize yön vermeye devam edecektir. Şiirle ciddi bir şekilde uğraşanların yazdıklarının değeri tam olarak anlaşılmasa da, zamanın süzgecinden geçen şiirler noktasında “gerçek şiirin peşinde, yılmadan çalışanların”, isimlerini yaşatma hususunda, şanslı olduğunu söyleyebilirim. Tabi bu görüş, bana göre bir doğru. Herkes inandığı yolu seçmekte serbesttir; zaman, bu konuda kimin haklı olduğunu, nasıl olsa ortaya koyacaktır. Bekleyelim ve görelim. Bu düşünceler ışığında, Faruk Nafiz’e ait olan, “Sanat” şiirinin, şairlerimiz tarafından bir kez daha gözden geçirilmesinin gerekliliğine inanıyorum. SANAT ... Başka sanat bilmeyiz, karşımızda dururken Yazılmamış bir destan gibi Anadolumuz Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz! Mehmet Nuri Parmaksız